Sitedeki bütün yazılar tarafımızdan hazırlanmaktadır. Kaynak göstermeden çalan çırpan Schortsanitis'in altında kalsın.

Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2012 Perşembe

Fenerbahçe Ülker: 94 - Unics Kazan: 87 (Bitti Demediniz mi Lan?!)

1 yorum

Girişi yapmak her zaman zordur, ama böyle akşamlarda 3-4 kat daha zor oluyor. Rakamlara odaklanıyorsunuz, bazen sadece savunma ve hücum setine odaklanmak için 24 saniye tek bir oyuncuyu izliyorsunuz ince ayrıntıyı yakalamaya çalışıyorsunuz ama maç öyle bir hale geliyor ki herşeyi bırakıp 1000 km ötede evin içinde zıplamaya başlıyorsunuz. Fenerbahçe Ülker haftaya Eurolig'e havlu atsa bile, koç dahil birçok oyuncuyla yollar ayrılıp başarısız bir sezon yaşansa bile bu seneye dair artık onların da bir hikayesi var.

Maçın önemli sayılabilecek bazı noktaları var. Fenerbahçe Ülker darmadağın, bir türlü hangi düzende oynadığı belli olmayan görüntüsünden sıyrılarak maça başladı. Sürekli cesurca içeriye penetre ettiler ve Jawai'nin orayı kapatmadaki yetersizliğini kullanarak hemen hemen tüm hücumlarda ya kolay sayı buldular, ya da rahat atış imkanı buldular. Pashutin'in hiç uzatmadan direk Jawai'yi çıkararak Savrasenko'yu oyuna alması ve erken ikilemesine rağmen oyundan çıkarmayışı Fenerbahçe'nin cesaretini ve rahatlığını kırmak adına doğru bir hamleydi. Wilkinson'ın hücum odaklı anlayışı da parkede olunca Kazan kısaları savunmada ekstra efor sarfetmek zorunda kaldılar. Hem Lyday, hem Domercant bundan nasibini aldı ve Domercant erkenden üç faul alarak kenara geldi. Fenerbahçe Ülker Savrasenko ile boyalı alanda örülen duvarı iyi top çevirerek dış atışlarla kırmaya çalıştı.

Tabi oyunun sadece bir tarafıydı bu. Kazan cephesinde de Greer şov vardı. Fenerbahçe Ülker'deyken sahada yürümeye bile üşenen, Calderon'un efsanevi savunmasını bile mumla aratır vaziyette olan Greer, penetreleriyle Fenerbahçe guardlarını hayattan bezdirdi, aldırdığı fauller ve attığı sayılarla Kazan'ı sürekli bir adım önde götürdü. Hakemlerin her iki taraf için de savunmaya fazla müsade etmeyen, düdüğe fazla başvuran yaklaşımı erken faullerle iki takımın savunma direncini kırdı. Fenerbahçe Ülker'de Vidmar, Kazan'da da Savrasenko, Domercant ve Veremeenko maçın kaderini değiştirebilecek önemli dakikalarda sahadaki yerlerini alamadılar. Greer'in bu performansına Spahija etkisi mi yoksa Pashutin etkisi mi demek lazım orası net değil. Fenerbahçe Ülker sadece Greer'in bireysel oyunlarına teslim olmadı. Kazan'ın pick&rolllarına, tepeden uzunların içeriye indirdiği setlere uzun bir süre sadece bakakaldı. Hatta aynı hücum setini aynı savunma acizliğiyle 3-4 defa yedi bir devrede. Boş kaldığında nasıl can yaktığı Uganda'da bile bilinen Wilkinson'a çizginin gerisinde şut antrenmanı yaptırdı.

İkinci yarıda ise kimsenin tahmin etmediği bir hikaye yazılmaya başlanmıştı. Devre arasında muhtemelen bir yönetici soyunma odasına inip "Aziz Yıldırım bile dört duvar arasında tarihi bir savunma yaparken, sizin bu savunma haliniz nedir?" diye kızmış olacak ki farklı bir Fenerbahçe Ülker vardı sahada. Domercant'ın üç faule rağmen Tomas'ı savunup aynı zamanda hücumu yönettiği bir salonda Vidmar yine kavanozun içine konulup, üstü tuzlanıp ters çevrilmiş olarak bekliyordu. Greer'in "Oldboy" u aratmayacak intikam mücadelesi Fenerbahçe Ülker'i bir ara skorbordda 13 sayı geriye düşürdü ama kara kış kapıya dayanınca kavanozdaki Vidmar ve Mirsad Spahija'nın imdat çekici oldu. Herkesin "artık bitti" dediği anda Fenerbahçe Ülker yavaş yavaş, farkettirmeden maça ortak oldu ve satranç başladı.

Maç sonu Kazan sürekli ufak farklarla önde olunca Fenerbahçe Ülker için 6 sayılık farkı yakalama şansı da ortadan kalkmıştı. O dakikadan itibaren de Murat Kosova ve İbrahim Kutluay hariç herkes uzatma hesapları yapmaya başladı. Nitekim top döndü dolaştı ve Ukic'in ellerinde hayat bularak Fenerbahçe'ye ikinci bir şans oldu. Maç sonundaki inanılmaz hatalara, akıl tutulmasından ziyade akıl erimesiyle açıklanabilecek pozisyonlara rağmen Fenerbahçe gereken farkı yakaladı ve şansını son haftaya taşıdı. Son üçlüğün girmeyişi Fenerbahçe Ülker basketbol şubesini tahmin edilemeyecek bir kaostan da kurtarmış oldu. Spahija'ya karşı çok dolu olan, oyuncuların sahadaki duruşuna tepkili olan taraftar beklenmedik reaksiyonlar gösterebilirdi. 

Bu maç kazanıldı, şans gelecek haftaya bırakıldı ve tarihi bir maça imza atıldı. Ama bundan daha önemli bir nokta var. Açıkçası ben Fenerbahçe Ülker'in bugün kazanabileceğini düşünmüyordum, dün de bunu açık açık yazmıştım çünkü bu sezon o karakteri Cantu maçı hariç sahaya koyabilmiş değillerdi. Giderek Tanjevic'in "üçüncü dakikada teslim bayrağını çeken" Fenerbahçe'sine yaklaşıyorlardı. Ama bugün sahada karakter vardı, mücadele vardı. İşte o karakteri de özel oyuncular yaratıyor. Fenerbahçe'de bu isimler Ömer Onan ve Mirsad Türkcan. Ömer yoktu ama Mirsad parkeye imzasını kanla attı. Davranışları, abartılı tepkileri benim için de her zaman itici olan Mirsad bugün düşüp kafasını parkeye vurduğu pozisyonda çok rahat benche oturup bir daha sahaya çıkmayabilirdi ama o son 25 saniyede bile kaşındaki kanama tekrar başladığı için kenara alındığında üzülüyordu. Taraftarın istediği de, özellikle ezeli rakip Galatasaray bunu başarmışken oyuncuların sahaya yüreğini koymasıydı. Bugün o gerçekleşti. 

Sadece bugünkü galibiyette büyük katkısı olduğu için değil, bundan sonra o formayı giyen her oyuncunun galibiyet için yapması gerekeni göstermesi adına Mirsad'ın son anlarda yüzü kan içindeyken bir an önce sahaya dönmek için çabası poster haline getirilip, Fenerbahçe Ülker Arena'nın soyunma odası koridorlarına asılmalıdır.

İhtimalleri daha sonra tekrar yazacağız ama bugünkü galibiyete inancı olmayan ben ve diğer tüm basketbolseverler için cevap Güntekin Onay'dan gelsin, İbrahim Kutluay ve Murat Kosova'nın dilinde de tekrarlansın: "Bitti demediniz mi lan?!"

Galatasaray MP: 64 - Anadolu Efes: 56 (@2 Euroleague Terk)

1 yorum

Galatasaray Medical Park'ın Euroleague serüvenini "peri masalı" şeklinde tanımlamak açıkçası benim içime sinmiyor. Euroleague'ye ilk defa katılıyor oluşları, dağları tepeleri aşıp çeyrek final için umutları son maça taşımaları daha özel bir ifadeyle hafızalara kazınmalı. Sene başında yine hayaller üzerine inşa edilen "Türkiye'nin Final Four'a iki banko takımla katılması" gaz vanası bizzat banko olarak görülmeyen Galatasaray tarafından kesildi.

Ne istediği, sahaya ne koyduğu, hangi amaçla oluşturulduğu sezonun büyük bölümünde belli olmayan Anadolu Efes, belki de oyun planı ilk defa bu kadar net çıktı sahaya. Sinan ve Lafayette'nin yönetimindeki beş, Vujacic ve Savanovic gibi iki silaha rağmen sürekli Batista üzerinden oynadı. İri kıyım Uruguaylı'nın fizik avantajını kullanmaya çalışan Ufuk Sarıca'nın planının bozulması için birkaç dakika yeterli oldu. Batista'nın her hücumda pick&roll'a çıkması, pota altında savaşması ve topla buluşması kaçan her yakın atışta Efes potasında hızlı hücum olarak karşılık buldu. Ardından da dahiyane "Ver Vujacic'e Yaz Deftere" sisteminin devreye girmesiyle oyunun kontrolü tamamen Galatasaray M.P.'ye geçti. 

Galatasaray'ın bu bölümde sahadaki oyununu izah etmek için ise hiçbir özne kullanmaya gerek yok. Sabırlan dönen top ve en uygun pozisyonda X'in kullandığı hücumlar. X'in yerine ister Andric'i, ister Gordon'u, ister Lakovic'i veya bir başkasını koyabilirsiniz rahatlıkla. Oyuncu özelinde şekillenmeyen Galatasaray hücumu Anadolu Efes'in savunma isteksizliğiyle birleşince 15'e kadar çıkan farka şahit olduk. Ufuk Sarıca'nın bu bölümde sürekli denediği hücum ve savunma varyasyonları ancak devrenin sonunda takımı kıpırdatmaya yaradı. Savunmadaki hareketlenme hücumda Lafayette ve Sinan gibi farklı isimlerin de devreye girmesiyle devre sonunda farkın eritilmesini sağladı.

İkinci yarıda Galatasaray'ın hücum ritminin biraz bozulduğunu, savunma çizgisinin ise korunduğu söylemek yanlış olmaz. Efes Pilsen'in Barac merkezli, Vujacic'in yancı olarak iştirak ettiği "ya hep ya hiç" girişimi, basit bireysel hatalar sayesinde yakalanan fırsatların gerçekçi bir baskıya dönüşmesine engel oldu. Anadolu Efes uzunlarına sürekli baskı ve ikili-üçlü sıkıştırma getirerek çare üretmekte zorlanmayan Oktay Mahmuti'ye karşı Efes'in çaresizliği bizzat esame listesinin kendisiydi. Sezona günde çift oyun kurucu arayışıyla hazırlanan Anadolu Efes Ilievski çaresizliğine teslim olmuş, Top 16'da ise Lafayette'yi getirerek bomboş olan 4 numara pozisyonunda takımı Türk hekimlerine emanet etmişti. Ersan'ın gidişinden sonra Kerem Gönlüm'ü İsmail Abi'nin gemiyi beklediği gibi "O Kerem Gelecek" umuduyla bekleyen Ufuk Sarıca Euroleague'ye havlu attığı maçta Kerem Gönlüm'ün ancak ısınmasıyla koçluk kariyerinde takım kurma konusunda da eski hocasından bedava bir ders aldı. Savovic'e Konya'lıların bile "Kim ulan bu 42 numara, hemşehrimiz de değil" şeklinde şaşkınlıkla baktığı bir dönemde sadece ribaundu ve savunma sertliğini, mobiliteyi arttırması için sözleşmeyi imzalatan Oktay Mahmuti, basketbolda "halamın bıyığı olursa" kuralının geçerli olmadığını da Ufuk Sarıca'ya göstermiş oldu.

Savanovic'in Yunanistan'daki Olympiakos maçında başlayan ve bir türlü bitmek bilmeyen saygı duruşuna çaresizce boyun eğmek Anadolu Efes gibi büyük oynayan bir kulübe yakışmadı. Nitekim bir haller olduğu açıkça belli olan Savanovic'in yerine oyuna alacak tek bir oyuncusu bile yoktu Ufuk Sarıca'nın. Vujacic ve Barac'la sezonu bir maçta kurtarmaya çalıştı, bütün maç "eyvah eleniyoruz" telaşıyla takımı oynattı ama karşıda bu sezon bunu en son uygulayabileceği takımlardan biri vardı. Bu maçtan önce oynanan, daha ziyade sadece CSKA Moskova'nın oynadığı Olympiakos maçının sonunda Teodosic uzak dipteki boş adama attığı no look pastan yaklaşık 5-6 saniye sonra aynı topu 2-3 el değiştirmiş vaziyette elinde buldu ve üçlüğü yolladı. Bugün maçın büyük bölümünde Galatasaray MP'nin aynı sabırla ve doğru adamı bulana kadar hücum ettiğini gördük sahada. İkinci yarıda belirgin bir düşüş yaşasalar da karşıda o bölümü üstün geçirecek, farklı formüller üretebilecek bir rakip olmadığından kazanmayı bildiler.

Galatasaray için söylenecek çok fazla söz yok. Müthiş taraftar, müthiş atmosfer ve müthiş karakter sahada karşılığı alıyor. Rocky serisinden beri son ana kadar böyle direnen, savaşan bir karakter görmemiştim. Galatasaray bu karakteri koyuyor sahaya. Ama unutulmaması gereken çok önemli bir şey var. Galatasaray bu sezon çeyrek finale kalabilir, hatta F4'e bile kalabilir ama bu kağıt üzerinde 1. torba hakları olmasına rağmen Euroleague'ye girmeleri için yeterli değil. Galatasaray bu sene F4'e kalıp önümüzdeki 10 yıl Euroleague yüzü göremeyebilir. Önemli olan geçmişteki duruma bakıp gelinen noktayı övmek değil, bu noktayı bir başlangıç olarak görüp bunun sürekliliği için adımların atılmasıdır. Galatasaray Euroleague'ye renk kattı, heyecan kattı ve damgasını vurdu. Herşeyden önemlisi yarın (bence) Fenerbahçe Ülker'in de eleneceği ligde ülke hanesine puan değil gurur kattı. Belki bu sezon hiçbir takımımız evimizdeki Final Four'a kalamayacak ama Galatasaray akıllarda kalacak.

Efes için söylenecek çok şey var. Belki Türk basınında eş dost ilişkileri yüzünden kimse Ufuk Sarıca'yı eleştirmek, Anadolu Efes'i karşısına almak istemiyor olabilir lakin bizim öyle bir kaygımız yok. Kelle avcılığı tarzım değildir ama Ufuk Sarıca bu maçtan sonra istifa ederek olmayacak duaya amin diyen yönetimin önünü açmalı ve burada nokta koymalıdır. Gerek takım mühendisliği, gerekse saha içi hamleler konusunda Ufuk Sarıca'nın henüz Euroleague Top seviyesinde olmadığı görmek için zamanında Spor Sergi'de smaç basmış biri olmaya da gerek yok. Hem Anadolu Efes için, hem de Ufuk Sarıca için erken olan bu seçim başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve sadece formaları koysan TBL'de final oynayabilecek bir takımı ligde lider yapmak da başarı sayılmamalıdır. Messina'nın yardımcısı Molin'in yıllarca yardımcı antrenörlük yaptıktan sonra Messina'nın koltuğu devralıp, daha sonra tekrar yardımcı koçluğa dönmesi örnek alınabilecek bir olaydır. Molin'in Ufuk Sarıca'dan 12, yardımcı koçluğunu yaptığı Trinchieri'den 8 yaş büyük olduğunu da ekleyeyim.

Anadolu Efes'in şu saatten sonra yapacağı en önemli transfer "özeleştiri" olacak. Yıllar önce kulüple ilişiği tek taraflı olarak kesilmişti ve o gün bugündür kulübün yakınından geçmesine bile izin verilmiyor. Yerine transfer edilen "istediğimiz şutları bulamadık" belli ki beklenen katkıyı veremedi. Kulüpteki dev aynalarını birkaç tane boy aynasıyla değiştirmek gerekiyor. Denendi, %100 çalışıyor.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Körler Sağırlar

6 yorum

Basketbol hem kısa hem uzun vadede oldukça dinamik bir spor. Dengeler 1 yıl içerisinde şaşırtacak ölçüde değişebilirken 10 yıllık bir süreçte bazen öyle yıkımlara şahit oluyoruz ki, gözler görse de inanmakta güçlük çekebiliyor. 2000'lerin Kinder Bologna'sını anıyorken 50'lerin Rock&Roll furyasından, 80'lerin Cantu hakkında konuşuyorken Mussolini’nin İtalya’sından konuşuyormuş gibi hissetmeniz olası.

Özellikle 2000’lerin başından sonra paranın ve paranın kokusunu takip eden sponsorların Avrupa basketboluyla içli dışlı olması, Euroleague’i Şampiyon Kulüpler Kupası havasından çıkarıp artık bugün izlediğimiz NBA prototipine dönüştürdü. UEFA’nın Şampiyonlar Ligi adı altında oluşturduğu ekonomik süper gücü yaratırken kullandığı politikanın bir benzerini, ULEB basketbolun Avrupa’daki popülaritesinin sınırları çerçevesinde Euroleague markası üzerinde uygulamaya uğraşıyor. Futbolun muhasebesini yapan Deloitte ve benzerlerinin basketbol pazarına el atmasının muhtemel göründüğü yakın dönemde, değişime ayak uyduramayan yerini kaybedecek, ya da en iyi ihtimalle bir biblo edasıyla  olup biteni bir köşeden izleyecek. "No Country for Old Men."

Peki bu yeni düzende Türk basketbolu ve onun baş aktörlerinin yeri ne olacak? Hatır gönül ilişkileriyle yürüdüğü dünyanın öteki ucundan  rahatlıkla görünen düzen aynı rayın üzerinde tıngır mıngır ilerleyip birilerinin ceplerini doldurmaya, birilerine ise koltuk sahibi olma tatminini sonuna kadar yaşatmaya devam mı edecek?
Ülkenin şüphesiz en önemli basketbol değeri Efes Pilsen, ya da son dönemdeki adıyla Anadolu Efes’in, ilk paragraftaki kriterlerin Türkiye’deki en istikrarlı tedarikçisi oluşu, şu an saha içi ve kenarındaki duruma göz ucuyla dahi bakıldığında önemsiz bir detay halini alıyor. 30 yıldır basketbolu sahada ve saha dışında tek başına domine eden bu kulübün, bugün maç önceleri liselere gönderdiği otobüsler ve bedava biletler olmasa, oynadığı salona 1000 kişi toplayabilecek bir sosyal gücü ve örgütü yok. Bunun suçunu “vasıfsız” Türk futbol taraftarına yıkmak işin kolay olanı; ancak taraftar çekmeyi geçin, oraya giden bir avuç kendini adamış insanı dahi iten bir yönetim politikasının, Efes adı altında üretilen biralardan dahi kötü bir saha içi organizasyonu yaratmayı destur edinmesi hiç sürpriz değil. Saha dışı etmenler, saha içindeki adaşlarını Türk spor tarihinden alışageldiğimiz üzere yine önemsiz detaylara çeviriyor. Olympiakos karşısında yaşanan talihsizliklerin (!) arasına serpiştirilen “Senden Daha Güzel" özür kampanyası ise kafalarda işte bu noktada somut bir forma giriyor. Ucu açık bırakılan kısım neyin ya da kimin güzel olduğu, boşlukları doldurmak ise bize kalmış. “Kafan çok güzelmiş canım, güle güle kullan.”

Türkiye’de Ufuk Sarıca olmak zor; ancak nedense Ufuk Sarıca’yı eleştirmek daha zor. Vujacic atamıyor, Batista ve Barac tutamıyor, Kinsey çok sakatlanıyor, Efes Ersan’ı özlüyor. “Kadro yanlış kuruldu” isimli hit parça herkesin dilinde olan; ancak söz-müzik kime ait nedense hiç kimsenin haberi yok. Kadronun biçimsizliği Serdar Ortaç’ı işaret etse de sorumlular ortada; ancak yazıda birazdan sırası gelecek olan Fenerbahçe’nin aksine sorumlular parmakla gösterilip idam sehpasına oturtulmuyorlar. Koçun adı ya Ufuksz Sarıdja olsaydı farklı olur muydu, işte bütün mesele bu…

Basketbolu 2000’lerin başından beri dikkatli takip eden herhangi birine “En çok neyi ya da kimi özlediniz?” sorusunu sorsanız size vereceği ilk üç cevaptan birinin içerisinde Bologna kelimesi geçecektir. Aynı soru bundan 10 yıl sonra sorulduğunda verilecek cevabın “Efes” olmaması, basketbolun en bağımsız değişkeni yapılmaya ve dışarıda bırakılmaya çalışılan birçok basketbol taraftarından sadece biri olan benim tek temennim.

Ringin öteki ucunda ise şehrin diğer yakasında, bambaşka bir hikayenin öznesi olan ve bambaşka değerlere sahip bir kulüp var. Bir salon hikayesi dillerde dolanıyor, yeni ve güzel bir salon. Ataşehir’in siteleri arasında modern bir kolezyum havasıyla etrafına selam duran Fenerbahçe'nin bu yeni mabedinin mottosunun da Ali Ağaoğlu imzalı olması sürpriz değil: “Yaptım, oldu!” Fenerbahçe’nin değil, Ülker’in domine ettiği bu yapıda gözünüz sarı ve laciverti yan yana aradığında, sus payı olarak elinize bir adet Ülker Metro tutuşturuluyor. Yaptım olduculuk bu ülkede her alanda “Yaptık işte, buldun bunma” mantığıyla özdeşleştiği için artık durum kimse tarafından garipsenmiyor bile. Dolayısıyla da sevgilisinin peşinde salona gelen taraftar, karşısında şişme bebek buluyor. Kel başa şimşir tarak misali.

Efes’in olmayan taraftarına uzaklığı ve bunu açık açık dile getirmesi, Fenerbahçe’de olan taraftara yapmacık bir yakınlık olarak tezahür ediyor ki, hangisi  daha kötü karar vermek kolay değil. Fenerbahçe, ilk paragrafın da konusu olan Avrupa basketbolundaki dönüşümü şu anda en sancılı yaşayan kulüp ve saha içindeki işlerin berbat gitmesi, 7 aydır kendi Survivor’ını yazıp yöneten taraftara pek yardımcı olmuyor. Spahija’nın meşalesindeki ateş söneli epey zaman oldu, taraftar da görüntüye bakılırsa artık adadaki son günlerini yaşıyor.

Fenerbahçe “Ülker”in basketbolda Efes kadar güçlü bir geleneği yok. 2007’ye kadar tek lig şampiyonluğu, Euroleague’de oynanmış bir tam sezonu ve bir Türkiye Kupası olan bir takımdan bahsediyoruz. 2007’de 100. yılda gelen 2. Şampiyonluğun bir gurur değil alttan alta bir utanç vesilesi olması gerekliliği, bu ülkede kimsenin üzerine pek kafa yormadığı bir konu iken, Türkiye’nin her dalda en büyük “spor” kulübü olduğunu her fırsatta iddia eden bireylerle dolu bir oluşumun aklına basketbolun 100 yıl sonra gelişi ise kimsenin sormadığı bir soru. Ancak ve ancak, zarardan geç de olsa dönmeyi bir şekilde başaran Fenerbahçe’de yapılan hamleler 100 değil, 5 yıllık tarihi olan bir kulübe dahi yakışmayacak seviyede.

6 ay Vidmar’ı, 6 ay Mirsad’ı, 1 sene Engin’i, arada da kısa dönemlerde Ukic, Tomas ve Kinsey’i bekleyen, kurtarıcı olarak sürekli birinin yolunu gözleyen Fenerbahçe'de yeni moda umutları Ertuğrul Erdoğan’a bağlamak. Spahija saç stiliyle Professor X’i andırsa da ikilinin arasındaki benzerlik bununla sınırlı. Zira Spahija’nın oyuncuları üzerinde gün itibariyle hiçbir kontrol gücü kalmamış durumda. Bandırma Kırmızı mağlubiyetiyle birlikte buzdağının görünmeyen kısmı da yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı ki artık Fenerbahçe’nin kurtarıcı olarak Ertuğrul Erdoğan'dan ziyade bir süper kahramana ihtiyacı var. Stan Lee'nin boşta olduğu ve Fener koçluğuna sıcak bakabileceği gelen haberler arasında. Lee pick&roll savunabilen bir pivot, oyunu kurabilen bir oyun kurucu ve savunma yapabilen bir de forvet çizerse, işler bir anda değişebilir. Neden olmasın?

Önemsiz bir detay, bu iki takım yarın Türkiye Kupası Çeyrek Finali’nde birbiriyle karşılaşıyor. Kırmızı köşe körlerin, mavi köşe ise sağırların. Umrunda olan?

3 Ekim 2011 Pazartesi

L.Rytas: 63 - Galatasaray: 71 (Aç Kapıyı Bertomeu, Ben Galatasaray)

1 yorum

Bir önceki yazıda yapılan işin ne kadar değerli olduğunu genel hatlarıyla ifade etmiştim. Lietuvos Rytas gibi Avrupa geleneği olan bir takımı bir "final" maçında, kendi seyircisi önünde mağlup edip THY Euroleague'ye merhaba demek dev bir adım. Ama işin büyüklüğünü yaratan mutfak, sahada yapılan işler. Bugün Galatasaray parke üzerinde de dev adımlar attı.

Bir gün önce Asvel karşısında ilk yarıda hücumla direnerek, ikinci yarıda da savunmayla rakibin direncini kırarak finale yükselmişti. Bir gün öncenin kahramanları Lakovic ve Cevher Özer'di, bugünün kahramanları Furkan Aldemir ve Preston Shumpert'ti. Zaten Galatasaray kadrosunu sezon boyu bu kadar özel yapan da bu derinlik olacak.

Asvel maçında savunma ribaundlarında büyük sıkıntı çeken ve Asvel'in temposuna, atletizmine karşılık veremeyen Galatasaray'a karşı Lietuvos Rytas da sadece adını değiştirerek sahaya çıkmış bir rakip gibiydi. Tyrese Rice ile sadece tempoyu yükseltmek değil, aynı zamanda maçın tempo vitesini de elinde tutmak isteyen Rytas bunda da başarılı oldu. Rice'ın kıvrak bilekleri ilk dakikalarda savunmamızı zor durumda bıraktı. Buna Seibutis'in özgüven dolu atışları da eklenince hücumda zorlanmayan Litvanyalılar savunmada da boyalı bölgeye iyice gömülüp hücum setlerimizi etkisiz hale getirdi. Ne meşhur pick and rolllar, ne de can yakan üçlükler devreye giremeyince fark da neredeyse çift hanelere kadar çıktı. (26-17) Oktay Mahmuti'nin Ender - Tutku ikilisini aynı anda sahaya sürerek farkın açıldığı anlarda takımın raydan çıkmasını engelleme çabası özünde başarılı olsa da durumu tersine çevirme konusunda pek başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Rytas'ın "Vilnius Geçilmez" savunması tribün ateşiyle birleşince ürkütücü bir kıvama geldi.

"Yanlış tercih Vilnius'tan döndü."

İkinci periyod belki maç heyecanıyla çok farkında olunmasa da Galatasaray Basketbol Kulübü için tarihi bir dönüm noktasıydı. Rytas karşısında deplasmanda 9 sayı geriye düşmek bırakın ön elemeyi, THY Euroleague normal sezonunda bile kolay geri dönüş yapılacak bir senaryo değildi. Üstelik de bir gün önce olağanüstü üçlük yüzdesiyle ayakta kalan bir takım için raydan çıkıp panik şutlara yönelme an meselesi olabilirdi. Ama Galatasaray yapması gerekeni yaptı ve hücumla karşılık vermek yerine savunmayla cevap verdi. Asvel'in stratejisiyle sahaya çıkan Lietuvos Rytas'a Asvel'e uyguladığı tarifeyi uyguladı. Rice'ın kıvrak bilekleri fazla kıvrılıp burkulunca da "Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz" sözü vücut bulmuş oldu. Rytas hem oyun kurmakta, hem tempoyu kontrol etmekte, hem de boş hücumların devamında savunmada organize olmakta sıkıntı çekti. İkinci periyod sadece 7 sayı üretebildiler ve Galatasaray bu tarihi dönüm noktasını havlu atarak değil, sahaya karakter koyarak atlattı. O yüreğin imzasını da Furkan Aldemir atıyordu. Kadronun tecrübesiz (altyapılardaki milli maçları değil Avrupa kupalarını kastediyorum) gibi görünen ismi sahadaki tecrübe abidelerini canlandıran isim oluyordu. Büyük iş...

İkinci devre karşılık vermesi gereken Lietuvos Rytas'tı ama Galatasaray'ın hız kesmeye pek niyeti yoktu. Valanciunas'ın Furkan'ın üstüne giderek çeyrek başında canavarımıza üçüncü faulü aldırması, Andric'in de 3 faullü olduğu bir ortamda teorik olarak pota altı sertliğinin düşmesi anlamına geliyordu. Ama pratikte tam tersi oldu. İlk çeyrek Lietuvos Rytas Galatasaray'a nasıl bir baskı kurduysa aynısını bu periyod da Galatasaray uyguladı. İçeriye iyi kapandılar ve Rytas'ı Rice'ın beden olarak bulunduğu ama kafa olarak burkulan bileğinde yaşadığı bir dönemde dış şuta zorladılar. Rytas da 0/5 üçlük atınca Galatasaray rüzgarı yavaş yavaş Barcelona'ya doğru esmeye başladı. Maçın ikinci imzası da periyodun son 1:30 dakikasına biri son saniye üçlüğü olmak üzere 7 sayı sığdıran Preston Shumpert'ten geldi. Galatasaray'ın geriye düştüğü dönemde imdada yetişemeyen Shumpert, 97 saniyede binlerce Litvanyalı'nın önünde Rytas'ın kalbini söküp almayı başardı.

"Finish him !!"

Son 10 dakika ise arkamıza yaslanıp elinde sadece piyonları kalan Dzikic'in hamlelerini izleyip durduk. Pota altına bir türlü çare bulamayan Dzikic önce alan savunmasına döndü, farkın inmesini sağlayamayınca da Oktay Mahmuti'nin molasından sonra kamikaze üçlüklere dua etmek durumunda kaldı. 14-2'lik Rytas serisi sadece Galatasaray'ın zaferine biraz heyecan katma görevini üstlendi. En kritik anlarda topu eline vereceğiniz isim Rice, Seibutis ve Newley varken Goran Jeretin olunca bir yerde durmanız da sürpriz olmuyor. Bir top kaybı, arkasından da airball üçlük gelince tüyleri diken diken eden "Devotion" şarkısı Galatasaray için çalmaya başladı. Sadece Ender'in son saniyelerde herşey bitmişken attığı üçlük şık olmadı, onu da centilmen Litvanya seyircisi olgunlukla karşılayıp üzerinde bile durmadı. Ama yarın öbürgün Pionir'de Ender o üçlüğü atarsa yol (kaldırım taşı), su (pet şişe veya damacana) ve elektrik (trafoya kadar yolu var) olarak geri dönebilir. Buna dikkat etmek gerekiyor. 

Oktay Mahmuti'nin hamlelerini ve saha içinde bunun uygulanışını izlemek büyük keyif veriyor. Tıpkı yarı finalde Asvel karşısında, finalde de Rytas karşısında olduğu gibi. Şimdi en büyük arenada o kadronun hakkını vermek gerekiyor. Elemeden katılmak Galatasaray'a hiçbir mazeret sunmaz, bu kadronun en az Top 16'ya kalması gerekiyor. Galatasaray normalde C Grubu'na gitmesi gerekirken THY Euroleague öncelikleri gereği D Grubu'na gidecek ki onu da bir sonraki mesajda değerlendireceğiz, burayı çorbaya çevirmeyelim. Tekrar Galatasaray basketbol ekibine ve camiasına tebrikler. Tadını çıkarmaya bakın.

Detaylı istatistikler burada.

2 Ekim 2011 Pazar

İtalya Süper Kupası Siena'nın

0 yorum

Siena'nın son 4 senedir bu kupayı alırken ne kadar büyük farklar yakaladığını gündüz yazıda belirtmiştim. Bu sefer hiç de öyle kolay olmadı Pianigiani ve öğrencileri için. Cantu neredeyse bütün maçı önce götürdü. Maç içinde birkaç defa Siena öne geçse de kontrol hep Cantu'daydı. Hatta son iki dakikaya da 4 sayı önde girdiler ama önce Moss'un basket faulü, arkasından da Kaukenas'ın üçlüğüyle ibreyi lehine çevirmeyi başardı Siena. Son dakikaları da dikkatli oynayıp kupayı 5. kez üstüste, toplamda da 6. kez kazanmayı başardılar. Maçın en değerli oyuncusu 24 sayı ve 8 ribaundla oynayan Lavrinovic oldu. Bir finalde daha sallandı, yıkılmadı Siena ama Scariolo evinde maçı izlerken ellerini ovuşturmuştur kesin. Bu sene gerçekten zorlu bir rakipleri var.

Maçın detaylı istatistikleri burada.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Süper Kupa'da Finalin Adı Caja Laboral - Barca Regal

2 yorum


Önce THY Euroleague elemeleri, arkasından İspanya Süper Kupası... O kadar yoğun ve zevkli bir akşam oldu ki eminim herkes bir an önce THY Euroleague'nin başlaması için sabırsızlanmıştır. THY Euroleague elemelerine döneceğiz ama kalite olarak gecenin en güzel maçları İspanya Süper Kupası'nda oynandı. İspanya'nın 4 THY Euroleague takımı sezonun ilk kupası için sahaya çıktılar ve sezon öncesi yaşatabilecekleri zevki fazlasıyla yaşattılar.

Günün ilk maçında evsahibi Bizkaia B.Bilbao yenilenen kadrosuyla Caja Laboral'i konuk etti. Ivanovic'in Caja Laboral'i geçtiğimiz birkaç senede ve muhtemelen sezon içinde özel akşamların başrolünde olmaya devam ediyor. Bugün de o özel akşamlardan biriydi. %64 üçlük yüzdesi ile oynadılar. Üstelik Teletovic'in 1/2 ile oynadığı bir gecede. Belki de o yüzdenin sebebi budur bilinmez ama Bilbao bir an olsun pes etmedi. Fark bir ara 37-61 ile 24 sayı olduğunda da aynı istekle, son saniyelerde 3'e indirdiklerinde de aynı hırsla mücadele ettiler. Kadroda Mumbru, Jackson ve Blums gibi asla pes etmeyen üç oyuncu varken bir de Grimau'nun siyah formayı giymesi, Bilbao'yu sezon boyunca son saniyeye kadar maçı bırakmayan bir takım kimliğine sokmaya fazlasıyla yeterli olacak. Farkı Caja Laboral'in pota altını paramparça ederek kapatmayı başaran Bilbao son dakikada Vasileiadis'in ve Fischer'in basit hataları olmasa belki maçı da kazanabilirdi. Ama Oleson da karşı cephenin hep cevap veren ismi oldu. Geçtiğimiz sezon sonlara doğru kıpırdanmıştı, bugün 6/7 üçlükle maç kazandıran isimdi. Milli takımda görünmez adam olan San Emeterio İspanya'daki parkelere ayak basar basmaz 18 sayı ve 5 asistle önemli katkı verdi. Sanırım San Emeterio'yu milli takıma almanın artık bir anlamı yok çünkü ne Scariolo onu monte etmeyi düşünüyor, ne de San Emeterio milli takımda varlık gösterebiliyor. İspanya'nın böyle bir yetenekten faydalanamıyor olması ilginç tabi. Yeni transfer Seraphin'i de etkili kullandılar pota altında. 10 yıldır ACB'nin sertliğini özümsemiş gibi cesur ve etkiliydi Fransız. Bu sene lokavt erken biterse Caja Laboral için büyük bir darbe olabilir. Ivanovic'in öğrencileri bu skorla finale çıkan ilk takım oldular ve sezon öncesi iyi sinyaller verdiler.



 

Yarı finalin ikinci maçı aynı zamanda haftanın da maçıydı. Geçtiğimiz sene Real Madrid'i insan içine çıkamayacak şekilde seriye bağlayan Barcelona, mahallenin zengin çocuğunun karşısına bu sene daha kuvvetli, daha komple bir takımla çıktı. En az onlar kadar zengin bir şekilde hem de. 

Sonuç alışıldık olsa da maçın hiç bu yönde seyretmediğini, fazlasıyla alışılmadık olduğunu söylemek gerekiyor. Maçın başında öyle bir tablo vardı ki Barcelona futboldaki gibi şiirsel oyunu sahaya koyuyor, rakip Real Madrid de yine futboldaki gibi bireysel yeteneklerle ön plana çıkmaya çalışıyordu. Barcelona her hücumda mutlaka topu uzunlara indirdi ve içerden skor bulmaya devam etti. Real Madrid de bu sene Carroll ve Pocius ile güçlendirdiği "bitirici kısalar" kadrosunun özel çabasıyla tutunmaya çalıştı. 21-13 lük ilk periyod skoru üstelik Eidson-Navarro-Mickeal katkısı olmadan büyük farkın habercisi gibiydi ama öyle olmadı. Bu üçlü bir türlü gereken katkıyı veremeyince geriden gelen ve öne geçen Real Madrid morallendi, morallendikçe de yüzdesini arttırmaya başladı. İlk periyodda nefes alamadıkları Barcelona pota altında cirit atar oldular, savunmada da sertlik koyup ribaundlarda ezeli rakiplerine şans tanımadılar. 8 sayı öne geçtikleri, son periyoda da 52-58 önde girdikleri maçta son 10 dakikada yapmaları gereken tek bir şey vardı; 30 dakika boyunca devredışı bıraktıkları Eidson - Navarro ikilisini son kez 10 dakika daha durdurmak. Çünkü Navarro'yu son periyod sahaya süren Pascual artık onun sahneye çıkmasını beklemekten başka bir yol bulamıyordu. Ve Real Madrid geçen sene olduğu gibi bu sefer de yüzüp yüzüp kuyruğuna geldi ama Navarro'yu durdurmayı başaramadı. Barcelona'yı mağlubiyeti kabullendikleri yolda kan uykusundan uyandıran Lorbek'in üçlüğüydü. Arkasından da bir anda savunmada vidalar inanılmaz derecede sıkıldı ve son 3 dakikada gelen 10-0 lık seriyle Barcelona maçı kazanmayı başardı. Son çeyrekte 10 sayı üreten Navarro ve kritik işler yapan Huertas bir kez daha Real Madrid cephesinin hevesini kursağında bırakmayı başardı. Son çeyreğe kadar Mickeal - Eidson - Navarro üçlüsünün ürettiği toplam sayı sadece 6'ydı. Yalnız Heurtas için birkaç not eklemek gerekiyor. Geçen sene performans olarak dibe vuran Rubio takımını da aşağıya çekmişti ama Huertas o takımı dipten alıp 2 gömlek yukarıya çıkarmış durumda. Artık Barcelona'nın da kritik anlarda sorumluluk alabilen, şut sokabilen bir guardı var. Bu Navarro'nun da üzerindeki yükü azaltacaktır, tıpkı bugün olduğu gibi.

Yarın finalde Caja Laboral ile Barca Regal karşı karşıya gelecek. Yine zevkli bir maç bizi bekliyor.


Link

18 Eylül 2011 Pazar

Avrupa'nın En Büyüğü Yine İspanya ! (İspanya: 98 - Fransa: 85 )

0 yorum

Avrupa Şampiyonası'nın tahmin edilen ve 18 gündür beklenen finali oynandı ve 2000'li yıllara damgasını vuran İspanya bir kez daha şampiyon oldu. Finali sonuna kadar hakeden Fransa kendinden beklenen oyundan çok uzaktı ve İspanya'ya erken teslim oldu. 2011 Avrupa Şampiyonası'nın finali için kullanabileceğim tek sıfat "zevkli" olur herhalde. Çekişme, kalite ve heyecan üçüncülük maçından sonra sanırım Kaunas'ı terketmiş.

Fransa maçın başında içeriyi çok rahat kullanarak tüm beklentileri boşa çıkaracakmış gibi bir görüntü çizdi ama çok geçmeden İspanya savunmasını bir adım yukarıya çekip Fransa'yı ufak çaplı bir şoka uğrattı. Öyle ki Fransa ilk 4 basketini pota dibinden, üstelik üçünü smaçla bulduktan sonra Kolpaçino Bomba'daki tabirle "Sabah yürek yiyip maça gelmiş" bir görüntü çizmeye devam etti ve İspanya'nın savunmayı ne kadar sertleştirdiğini farkedene kadar çift haneyle geriye düştü. Tabi pota altı savunmasının bu seviyeye gelmesinde en büyük etken Ibaka'ydı. İlk periyodun sonunda oyuna girdi ve ikinci periyodun ilk 5 dakikasına 5 blok sığdırdı. Bu da Fransa'nın, hücumlarını çizgi civarına taşımasına sebep oldu.

En büyük eksikleri uzak mesafe atışlar olan Fransızlar kendi silahları olan atletizmle ve yüksek tempoyla vuruldular. İspanya kaptığı her topu hızlı hücuma dönüştürdü. Maç öyle bir hale geldi ki Fransa'nın İspanya'yı durdurabilmek için tek çaresi maçı sete döndürmekti. Bu şartlarda da kazanmasına zaten imkan yoktu. Hem tempoyu, hem seti muazzam oynayabilen İspanya dersine iyi çalışıp Parker'ı fazlasıyla rahatsız etti ama aynı şeyi Fransızlar için söylemek zor. Onların Gasol kardeşlerden önce durdurmaları gereken tek isim Juan Carlos Navarro'ydu. Bugün 27 sayı atan ve 5 asist yapan, turnuvanın da en değerli oyuncusu seçilen Juan Carlos Navarro... Sorun sadece Navarro'da değildi aslında. Rudy Fernandez ve Calderon da bugün ekstra işler çıkardılar. İspanya maç boyunca Fransa'nın kendisini yakalamasına hiç izin vermedi. Rudy Fernandez'in Tony Parker'a yaptığı aptalca ve çirkin faulün arkasından gelen 7-0 seriye ve rüzgara rağmen İspanya müsade etmedi. Rudy Fernandez'in Parker'a yaptığı faul herhangi bir İspanyol'a yapılsa herhalde en az 20 gün işgöremez raporu alırdı. Finale yakışmayan çirkinlikte bir fauldü.
 
Fransa'da Parker 26 sayıyla oynadı ama maça damgasını vurduğunu söylemek çok zor. Çok erken pes etti ve Calderon'un kötü savunmasına rağmen yaptığı baskıya boyun eğdi. Savunmada da kendini çok fazla sıkmadığı için İspanya'nın kısalarına kolay sayı şansı verdi. Diaw da sanırım final maçı oynadığından habersizdi. Maça ne kadar hızlı ve iyi başladıysa bir o kadar kötü devam etti. İkinci yarıda toparlayıp 7 asist yazdırdı hanesine ama iş işten çoktan geçmişti. Geri dönmeye gücü yetmedi Fransa'nın.

Turnuva ile ilgili genel bir değerlendirmeyi daha sonra kaleme alacağım ama şunu söyleyebilirim ki fazlasıyla adil bir turnuva oldu. Herkes hakettiği yeri aldı. Ama bir Litvanya - İspanya finali de şık olurdu sanki. Basketbolda ve futbolda küçük büyük tüm turnuvalara ambargo koyan İspanya'nın doğru yaptığı bazı şeyler olsa gerek. Şapka çıkarıp örnek almalıyız. Ama bize bu turnuvadan kalacak tek miras sanırım "Avrupa Şampiyonu İspanya'yı yenen tek takım bizdik." masalı olacak.

Rusya: 72 - Makedonya: 68 (Bronz Madalya Rusya'nın Oldu)

2 yorum

Yukarıdaki resim aslında maçın özeti gibi... Makedonya'nın gizli lideri ve itekleyicisi konumundaki Pero Antic ile Khryapa'nın sakatlığında takımın açık lideri Kirilenko maçın kaderini çizdiler. Ve aynı resimdeki gibi Antic flu, Kirilenko net bir oyun ortaya koyunca Rusya, Makedonya'yı 72-68 yenerek bronz madalyanın sahibi oldu.

Sakatlığı sürdüğü için maçta oynatılmayan Khryapa'nın Rusya hücumu için ne kadar önemli olduğu bu maçta ortaya çıktı. Ponkrashov - Bykov - Kirilenko - Vorontsevich - Mozgov beşi ilk 5 dakikada skor üretemedi ama yine normal savunma performanslarını sahaya koydukları için skorbordda büyük problem yaşanmadı. Ama durumun vehametini erken sezen David Blatt Monya ve Fridzon ile oyuna müdahale ederek iki şutörle dengeleri lehine çevirmeyi başardı. 10-0 lık seri yakaladı Rusya ve maça ağırlığını koydu. Bu dönemde de esas sıkıntıyı çeken Makedonya'ydı. Dışardan felaket şut atan Makedonlar sadece McCalebb'in direnişiyle ayakta kalmayı ve maçtan kopmamayı başardılar. Mozgov'un pota altındaki üstünlüğünü kırabilecek tek isim olan Samardziski'nin ikinci periyodun başında üç faule ulaşması ve kenara gelmesi oyunda dengeleyi yakalan Makedonya'nın bir kez daha kırılmasına sebep oldu. Ama sahneye yine McCalebb çıktı. Son 6 dakikada ürettikleri 9 sayının 7'sinde imzası vardı.

Rusya büyük ribaund üstünlüğüne ve Makedonya'nın berbat dış şut yüzdesine rağmen devreyi sadece 6 sayı önde, 36-30 kapatabildi. Bunun da tek sebebi hücumda istedikleri düzeni bir türlü yakalayamamaları ve en az Makedonya kadar etkisiz hücum etmeleriydi. Khryapa'nın yokluğu maçın ilk yarıda bitmemesinin tek sebebiydi belki de.

Her iki takım da çok faul kazandı ve sayılarının büyük bir kısmını serbest atışlardan buldu. 22 Makedonya hanesinde, 19 da Rusya hanesinde serbest atış sayısı var bu gece. İkinci yarı Makedonya'nın maçta kalabilmesi için gereken katkı da geldi. Antic bir türlü atamadığı üçlüğü attıktan sonra takım öyle bir ateşlendi ki iki üçlüğü airball olan, bir tanesi de panyaya çarpan Chekovski bile devreye girdi ve ibre Makedonya'ya döndü. Hücum ribaundlarındaki üstünlüğünü de yavaş yavaş kaybeden Rusya gruptaki maçın bir benzerini sahaya koydu ve yardım fişeğini ateşledi. Ilievski ile uzun süre sonra tekrar öne geçen Makedonya moral olarak da zirveye çıktı. Ama son çeyrek de faulleri 4'leyen Kirilenko ve Vorontsevich sahnedeydi. Makedonya'nın faullerden bulduğu sayılara karşılık verdiler ve son topu kullanamayan Makedonya Rusya'ya teslim oldu.


Makedonya için tablo aynıydı. Ilievski 38 dakika, McCalebb 36 dakika ve Antic de 39 dakika sahada kaldı. Diğer oyunculardan hiçbir katkı alamadılar. Hatta maçın ilk yarısında Antic'den de hiç katkı alamadılar. Buna ve büyük ribaund dezavantajlarına rağmen oyunda kalmayı başardılar. Müthiş geçirdikleri turnuvayı, kendilerine yakışır şekilde bitirdiler. Özellikle McCalebb için unutulmaz bir organizasyon oldu.

Rusya bu turnuvada en çok alkışı hakeden takımlardan biri. David Blatt'a hiç değinmiyorum bile. Her molayı anlamlı kılıyor Blatt. Ama onlar da bu organizasyondan bir ders aldılarsa eğer o da oyun kurucu pozisyonundaki zaaflarını bir an önce gidermeleri gerektiğiydi. Kelly McCarthy belki ilerleyen turnuvalarda Fridzon ve Monya'nın istikrarlı olarak gideremediği şut problemini çözebilir ama JR Holden'ın yokluğu Shved ve Ponkrashov kademe atlayamadığı sürece daha çok aranır. Mükemmel savunma yaptılar, tüm takımlara savunma dersi verdiler. Üstelik Khryapa ve Kirilenko ile de zekanın zirvesi nasıl olur gösterdiler. Bronz madalyayı da sonuna kadar hakettiler.

Birkaç not da maçın en kritik ve en heyecanlı anlarında La Liga'dan Atletico Madrid - Santander maçını sırf Arda Turan için yayına sokan NTV Spor'a söylemek lazım. Az maç yayınlasalar da güzel bir turnuva geçirdiler. Özellikle Murat Murathanoğlu'nun anlatımları ve Sine Büyüka'nın röportajları dikkat çekiciydi ama son yaptıklarıyla bir çuval inciri berbat ettiler. Sanki haftada 1000 kere La Liga özetleri yayınlamıyorlarmış gibi 10-15 dakikalık futbol görüntüsü için bronz madalya maçına limon sıktılar. Acaba bir şeyler düzelecek mi diye hep umut ederken Ntvspor kolay kolay değişmeyeceğinin sinyalini veriyor dışarıya. Basketbolseverler olarak 3 sene boyunca Eurolig yayın haklarını almalarından endişe etmiyor değiliz şu tabloyu gördükten sonra.

Maçın detaylı istatistikleri burada.

Eurobasket Günlüğü (16 Eylül)

0 yorum


İkinci "çeyrek finalin mağluplar" maçında Yunanistan ve Sırbistan karşı karşıya geldi. Kazananın tıpkı Litvanya - Slovenya maçındaki gibi olimpiyat elemesi bileti kazanacağı maçta Yunanistan turnuva performansının üzerine çıkarak hedefine ulaştı. Turnuva boyunca sadece bir kere, o da Finlandiya karşısında 80 sayının üzerine çıkabilen Yunanistan, 87 sayıyla en yüksek skorunu üreterek Sırbistan'ı rahat geçti. Tabi ilk çeyreğin kaymağını yediler demek yanlış olmaz. 34-8 lik rekor ilk çeyreği sonunda kalan 30 dakikayı cepten yiyerek geçirdiler ama fark o kadar fazlaydı ki Sırbistan'a zaman yetmedi. Daha önce Bouroussis'e hücumda destek çıkaramayan Yunanlar bu maçta Zisis, Calathes (10 da asist yaptı) ve Fotsis ile rahat sayı bulup sonuca gittiler. Teodosic bir gün önceki 9 top kayıplı performansına bir gün sonra 6 top kaybı ile devam etti. Son 6 maçta 5. mağlubiyetini aldı Sırbistan. Biri soyunma odasına muska mı koydu yoksa takım yemeğine dualı birşeyler mi karıştırdı bilinmez ama tepetaklak aşağı yuvarlandılar. Olimpiyat elemelerinin de dışında kalmaları onlar için en büyük darbe oldu.


Her güzel şeyin bir sonu vardır derler ya Makedonya için de o yolun sonu İspanya oldu. Kendilerinin bile turnuva öncesi inanamayacağı final yürüyüşü için yollarını kesebilecek tek takım İspanya'ydı ve onlar da Navarro ile bu işlemi gerçekleştirdiler. İlk yarı Makedonlar iyi direndi, hatta direnmenin ötesinde devreyi de önde bitirdiler ama üçüncü periyodda Navarro gerçeği ortaya çıktı. Tam 19 sayı üretti "La Bomba" ve hançeri Makedonlara sapladı. Üçüncü çeyrekte üretilen 27 sayının 8'i de Gasol kardeşlerden. Takımda bu kadar özel isim olunca tökezlemek neredeyse imkansız oluyor İspanyollar için. Navarro'nun 35 sayısı, Pau Gasol'un 22 sayı ve 17 ribaundu bu seviye için çok özel ve belirleyici performanslar. Claver, San Emeterio ve Reyes gibi oyuncuların süre alamadığı bir İspanya karşısında Ilievski ve Antic 40'ar dakika sahada kalmak zorunda kalırsa aradaki denge farkı da skorborda elbette ki etki ediyor. "Afacan Dennis" McCalebb'in 25 sayısına Ilievski 15, Antic 17 ve Samardziski de 12 sayıyla eşlik etmelerine rağmen bu tabloda alınan mağlubiyetin tek sebebi karşıda İspanya gibi çok geniş ve yetenekli bir kadronun olması. Makedonya final yürüyüşünü noktaladı ama önlerinde madalya için son bir maç daha var.


Maçı izleyemedim ama istatistiklerde çok önemli iki nokta var. 35-21 ribaundlar ve Fransa'nın %58.3 üçlük atış yüzdesi. Yarı final için inanılmaz rakamlar bunlar. Fransa'nın 12 hücum ribaunduna karşılık Rusya'nın sadece 13 savunma ribaundu var. 12 hücum ribaundu demek 12 kere ikinci atış şansı demek. Üstelik de bir basketin bile çok şeyi değiştirebileceği bir yarı finalde. Rusya ne zaman maça tutunmak veya öne geçmek istese Fransa üçlük atışlarla buna izin vermemiş. Buna maç sonunda Parker'ın üçlüğü de dahil olmak üzere. Ribaundlarda da Batum'un 7, De Colo'nun da 5 ekstra katkısı var. Aslında bu oyuncular için ekstra demek yanlış olur ama toplam çektikleri 12 ribaund Rusya'nın tüm takım savunma ribaunduna neredeyse eşit. 35-21 ribaund farkı da Seraphin'in süre almadığı bir maç için fazlasıyla dikkat çekici. Rusya turnuva boyunca müthiş savunmasının yanına eklediği hücum düzeniyle ayakta kaldı ve her maç bir başka isimden skor katkısı alarak savunmasını ödüllendirdi. Ama bu maç hem Fridzon, hem de Khryapa suskun kalınca Fransa'nın kontrolünü bir türlü kendi lehlerine çeviremediler.

Fransa 62 yıl sonra tekrar finale çıktı ve bugün İspanya ile altın madalya mücadelesi verecek. Parker ve Noah'sız grupta fark yedikleri İspanya'dan rövanşı almanın, tarih yazmanın vakti. Rusya için iyi geçen turnuvada en azından bronz madalya hedefi hala canlı durumda. Grupta yendikleri Makedonya bronz madalya önünde tek engelleri şu an için.

Eurobasket Günlüğü (15 Eylül)

0 yorum


İki gün içinde iki benzer performans... Olimpiyat elemeleri için ilk final çeyrek finalin ilk mağlupları Slovenya ve Litvanya arasında yapıldı ve bir gün önce iyi başlayıp sonradan düşen Slovenya, evsahibi Litvanya karşısında da fırtına gibi başlamasına rağmen ikinci periyodda avantajını çöpe attı. Turnuvadaki en iyi performanslarından birini gösterdi Slovenya. Altı oyuncu 8 ve üzeri sayı üretti, üçlük yüzdeleri %34.8'di, 14 asist rakamına ulaşmışlardı ama evsahibi Litvanya onlardan daha kollektifti. En iyi performansları olmasa da 20 asist rakamı ortalamalarının çok üzerinde. Bir de istikrardan yoksun Kalnietis'in ekstra performansı gelince Litvanya zor da olsa Olimpiyat elemeleri için bilet almaya hak kazandı. Güzel tribünlerin ve göze hoş gelen basketbolun bir karşılığı olmalıydı. Makedonya onları rüyadan uyandıran bir kabus oldu ama kendi evlerinde eksikleriyle Olimpiyat vizesi almaları Litvanyalıları mutlu etmek için yeterince kafi bir sonuç.


4-15.. İlk çeyreğin bitmesine 4 dakika kala skorborddaki rakamlar tam olarak böyleydi. Yaklaşık 30 dakikada da üçüncü çeyrek final randevusu "kaçan ve kovalayan" senaryosuyla devam etti. 32 dakika boyunca hiç öne geçemeyen ve sadece iki kere beraberliği yakalayabilen Fransa, Yunanistan indiremediği darbeyi son 8 dakikada indirdi ve yarı finale çıkan üçüncü takım oldu. 24-13 lük son çeyrekte Batum'un 10, Parker'ın 8 sayılık imzaları var. Sahada kaldıkları süre de 35 ve 37 dakika. Ülkelerini omuzlarına alıp taşıyorlar desek herhalde yanlış söylemiş olmayız.

Turnuva öncesi federasyonun ilk 4 hedefi koyduğu ama gerçekçi hedefleri Olimpiyat vizesi olan Yunanlar da Bouroussis'in yanında bir isim daha koyamayınca nefesleri yetmedi. İlk 5'i NBA yıldızlarından oluşan Fransa'ya karşı 40 dakika pes etmemek gerekiyor çünkü onlar için 40 dakika boyunca oyundan çıkmadan mücadele etmek zor bir iş değil. Yunanlar da bunun sıkıntısını çekti. Belki yıldızları olsa o son darbenin inmesine izin vermezlerdi ama böyle turnuvalarda maçın sonunu iyi oynamak altın değerinde.


Turnuvada izlerken en çok zevk aldığım takım Rusya. Hazırlık maçlarını da izleyip siteye analizlerini yazdığımda "Belki madalyaya uzanamayacak Rusya ama sürekli podyum için pusuda bekleyen, olimpiyat kovalayan takım listesinin tepesinde olacak." demiştim. Beni yanıltacaklar mı bilmiyorum ama her maçları ayrı bir zevk. Çeyrek finaldeki Sırbistan maçını da oturup sonuna kadar izledim ve bu maçı da ayrı olarak kaleme almak istiyordum ama hayat öncelikler konusunda bizim kadar iyimser değil. 

38 dakika sahada kalan Teodosic'in en ilgi çekici istatistiği 9 top kaybı. Blatt en ciddi riske karşı hiç risk almayarak sürekli bir baskı uyguladı ve onu hataya zorladı. Birkaç hakem düdüğünü de beğenmeyen Teodosic, bu baskı karşısında kontrolden çıktı ve maçı kendisiyle Rusya'nın düellosu haline getirmeye çalıştı. Sanırım turnuvada bunu yapması gereken son takım Rusya'ydı. Rusya kontrolü ele erken alıp hep rölantide götürdü maçı, ta ki ikinci yarıda Sırbistan canlanana dek. Ama Rusya benchinde David Blatt'ın olması her molaya ayrı bir anlam katıyor. Sahada şuurunu kaybeden ve turnuva genel tablosunun dışında işler yapmaya başlayan Rusya 60 saniye sonra Danny Greene tokadı yemiş gibi sahaya döndü ve Kirilenko - Khryapa ikilisi ile oyuna ağırlığını koydu. Özellikle Kirilenko'nun sahada yapmadığı iş kalmadı. 14 sayı, 11 ribaund, 6 asist, 4 top çalma ve 2 blok Sırplar için Kinder sürpriz yumurtadan çıkan kötü bir sürprizdi. Blatt'ın da dediği gibi Andrei vahşi bir at gibiydi sahada. Benchten gelip maça damga vuran Vorontsevich ve sahaya herşeyden önce aklını koyan Khryapa'yı da listenin tepesine yazmak lazım. 

Sırplar adına söyleyecek çok fazla bir şey bulamıyorum. Klasik Türk spor yorumcusu tabiriyle Teodosic artık Sırplar için el freni olmaya başlıyor gibi sanki. Çok çok özel, çok çok yetenekli bir oyuncu ama duygularını parkeye çok fazla yansıtıyor ve bu müthiş yeteneği geride bırakmasına izin veriyor. Kötü geçen bir Yunanistan sezonundan sonra Rusya onu kendine getirebilir çünkü birçok oyuncu Rusya'da gözlerden daha uzak ve sakin bir hayat yaşayıp formunun zirvesine çıkabiliyor. CSKA Moskova'da Khryapa ile birlikte Teodocis ve Krstic sezona IQ damgası vurabilirler. Hele bir de Kirilenko Spartak'a değil de CSKA Moskova'ya gelirse aman aman. Rusya ile vizeler kalkmıştı değil mi?

Eurobasket Günlüğü (14 Eylül)

0 yorum


Çeyrek finalin ilk maçında E Grubu birincisi İspanya ile Slovenya karşı karşıya geldi. İkinci turun performans anlamında altta kalan takımı Slovenya'nın İspanya karşısında turu geçmesi ciddi bir sürpriz olacak tanımlanabilirdi.  Geçtiğimiz sene dünya şampiyonasında da Gasol'suz farklı tarife uyguladıkları Slovenya'ya en formda halleriyle yenilmek 2007'de JR Holden'ın basketinin yarattığı etkiden çok daha büyük olabilirdi. Slovenya maça "Acaba olur mu?" soru işaretleri yaratarak farklı başlasa da üçüncü çeyrekte Navarro sahneye çıktı ve ürettiği 17 sayıyla Slovenya'nın dönüş biletini kesti. Geçen sene de tıpkı bu seneki gibi 26 sayı üretmiş ve hatta üçüncü çeyrekte 13 sayı üreterek yine aynı etkiyi yapmıştı. Bu sene geçen seneden farklı olarak kağıtta Gasol'un 19 sayı ve 16 ribaundluk performansı vardı. Slovenya'nın en büyük kozu olan ama bu turnuvada en büyük zaafiyete dönüşen üç sayılık performansı bu maçta da %22.2 kalınca sürprizi gerçekleştirme şansları ortadan kayboldu.

 

14 Eylül 2011 Çarşamba

Makedonya: 67 - Litvanya: 65 (İskender'den Büyük McCalebb Var)

0 yorum

Muazzam... Olağanüstü.. İnanılmaz... Bu sıfatlar yeter mi yoksa bu galibiyeti anlatacak sıfat var mı bilmiyorum. Bu kadar olumsuzluğa rağmen Litvanya takımını, kendi sahasında, üstelik de iyi başladığı bir maçta yenmenin tek bir açıklaması var, o da sahadaki insanüstü mücadele. Gündüz Misli.com sitesinde yaptığım tahminde "Ben turnuvanın en büyük sürprizinin bugün gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Makedonlar Rusya karşısında yaptıkları savunmayı Litvanya’ya karşı tekrarlayıp dış şut ritimlerini bozabilirlerse binlerce Litvanyalıyı evlerine başları önde gönderebilirler. " demiştim. Makedonya takımının Litvanya takımını yenmesi ben dahil bir çok kimse için sürpriz değildi. Ama yeni statüyle turnuvaya gelmiş Makedonya'nın evsahibi Litvanya'yı yenmesi Eurobasket 2011'in en büyük sürprizidir.

Antic ve Samardziski erken ikişer faul aldılar ve Litvanya, pota altını rahat kullandı. Bununla da kalmadı Antic, Ilievski ve McCalebb'in maçın sonlarına doğru toplam üçlük isabeti 3/15'di ama Ilievski 3 kötü tercihin ardından öyle bir şut soktu ki şu an Üsküp yerinden oynuyor. Litvanya iki sayı öndeyken son 30 saniye içinde hücumu kullanamayan Makedonya, Songaila'nın tarihi hatasıyla galibiyete uzandı. Songaila Kolombiyalı olsa herhalde bu gece helvası kavrulurdu. Hata dediğin saha, seyirci, tecrübe vs. dinlemiyor.

İçeriyi iyi kullandı Litvanya. Zaten maç öncesi de Gechevski'nin yokluğunda bu bölgeyi domine etmeleri bekleniyordu. Ama esas sürpriz 2/15 olan üçlük isabetleri. Maç başında Jasaitis'le üçlük bulan Litvanya kalan sürede sadece 1 üçlük bulabildi. Bun karşılık Stojanovski'nin 5/5 üçlüğü maçın kader rakamlarından. Makedonya direncinin kırılmasına müsade etmedi. Ama iki takım arasında çok önemli bir fark vardı, o da Bo McCalebb. İnanılmaz oynadı. Son anlarda nice 30'lukların el süremeyeceği topları kullandı ve teslim bayrağının çekilmesine izin vermedi. Her gün daha da büyüyor Bo McCalebb.

Şimdi yarı finalde İspanya ile oynayacak Makedonya ve kadro farkından dolayı çok büyük ihtimal turnuvada finale çıkamayacaklar. Ama hiç önemli değil. Makedonya çoktan şampiyon oldu bile. Madalyayı kim takarsa taksın turnuvanın esas galibi Makedonya.


12 Eylül 2011 Pazartesi

Sırbistan:68 - Türkiye:67 (Game Over !)

1 yorum

Büyük umutlarla, büyük hedeflerle ama aynı zamanda da büyük soru işaretleriyle geldiğimiz Litvanya'da ikinci turda elenerek dönüyoruz. Sadece üzgün değil, aynı zamanda kızgınız da. 2010 Dünya Şampiyonası'nın yarı final rövanşında yine işler son topa, son 4 saniyeye kaldı ama bu sefer o topu kullanamadık, sevinen Sırplar oldu. Rövanşı aldılar ve çeyrek finalde Rusya - Makedonya maçının galibiyle çeyrek final oynamaya hak kazandılar.

Bazı maçlar için hücum veya savunma konusunda izlenmesi gereken yollar bellidir. Örneğin Fransa. Yenemeseniz de ne yapmanız, nasıl oynamanız gerektiğini bilirsiniz. Bunun geçerli olmadığı nadir ülkelerden biridir Sırbistan. Bu turnuvada savunma kimlikleri hasar görmüş olsa da farklı hücum ve savunma varyasyonlarını sahaya kusursuz koyabilecek potansiyelleri her zaman var. Bize karşı da sahada yapılması gerekeni yaptılar. Muazzam bir Teodosic resitali vardı parkede. Yine maestro gibi yönetti takımını ve sinir uçlarına temas edilene kadar sahanın yıldızıydı. Bireysel olarak müthiş bir hücum performansı koydu, Krstic başta olmak üzere diğer oyuncuları da çok çok iyi oynattı. İkinci yarıda işler sıkıştığında ise öne çıkanlar Tepic ve Savanovic oldular. Savanovic'in 14 sayılık performansı normal ama Tepic'in 12 sayı ve 8 ribaundu turnuva başından bu yana ortaya koyduğu performans da düşünülürse Obradovic'e "Ben nerede yanlış yaptım" sorusunu mutlaka sorduruyordur. Belki de parladığı şekilde 1-2 numarada değil de Perperoglou'nun arkasında forvet yedeği olarak oynatılmaktan vazgeçileceği bir döneme adım atabilir.


Milli takım için açıkçası söyleyecek çok fazla söz bulamıyorum. Maçın başında bu kadar önemli bir final maçında yapılmaması gereken herşey yapıldı. Sırbistan sürekli içeriye yüklenerek boyalı bölge üzerinden sayı üretmeye çalışırken, biz oturmuş Sırbistan savunmasına karşı dışarıdan zorlama atışlara yöneldik. Üstelik de bu maça çıkana kadar neredeyse turnuvanın en kötü üçlük atan favorilerinden biriyken. Emir'in oyuna dahil olması saha içindeki oyun zekasını bir anda yükseltti ama devamını getirmekte zorlandık. Dönem dönem Enes Kanter, Ömer Onan ve Ömer Aşık öne çıksa da hep Sırbistan'ın bir adım gerisinde kaldık. Elimize geçen fırsatlarını hiçbirini değerlendiremedik. Buna rağmen yine son topa kaldık ve pota altından oyuna başladık ama turnuvanın en formsuz isimlerinden Ersan Ilyasova'nın girmeyen topu şu anonsu da beraberinde getirdi: "Türkiye'ye uçacak yolcular lütfen çıkış kapısına doğru geliniz."

Hatalar, sorulması gereken sorular, verilmesi gereken hesaplar, değişmesi gereken şeyler var. Bunları bu satırlara sığdırmak doğru olmaz. Turnuva muhasebesinin yapıldığı ayrı bir postta bunları tartışırız ama önüne geleni dağıtan İspanya'yı yenmişken, grup ikincisi Fransa'ya son topa kalmışken, belki de son anda kaldığı çeyrek finalden altın madalyaya uzanacak Sırbistan'ı devirmeye bu kadar yaklaşmışken turnuvada ikinci turda elenmek büyük hayalkırıklığı oldu. Mehter takımı misali iki ileri bir geri gidiyoruz. Hatta bazen bir ileri iki geri gidiyoruz. Bana göre turnuva muhasebesi yapılırken ön plana çıkması gereken konular Orhun Ene'nin Cenk ve İzzet tercihi ve bununla bağlantılı olarak takımın Hidayet - Ersan bağımlılığı. Ve tabi ki oyun kurucu problemi. Bunları açıkça tartışmamız gerekiyor. İhsan Bayülken'in yorumcu koltuğu kaygısıyla yapamadığı eleştiriler artık camiada yapıcı olarak dile getirilmelidir. Asmadan, kesmeden, çözüm üreterek...

SIRBİSTAN (68): Milos 20 (8 ribaund, 5 asist), Milenko 12 (8 ribaund, 1 asist), Nemanja Bjelica 3 (2 ribaund), Stefan Markovic 3, Dusko Savanovic 14 (3 ribaund), Marko Keselj (3 ribaund), Nenand Krstic 8 (3 ribaund), Kosta Perovic 8 (6 ribaund), Milan Macvan (1 ribaund, 2 asist)

TÜRKİYE (67): Emir Preldzic 8 (3 ribaund, 1 asist), Ömer Onan 11, Ersan İlyasova 10 (7 ribaund), Kerem Tunçeri 8 (1 ribaund), Ömer Aşık 5 (10 ribaund), Ender Arslan 6 (2 ribaund, 2 asist), Enes Kanter 11 (5 ribaund), Hidayet Türkoğlu 8 (1 ribaund, 2 asist)

10 Eylül 2011 Cumartesi

Eurobasket Günlüğü E Grubu (9 Eylül)

0 yorum

 

Maç yorumunu İvkoviç’ in ince ötesi hesaplar yaparak finale kadar tekrar İspanya ile karşılaşmamak için konsantrasyonunu tamamen Türkiye maçına kaydırdığı tezi üzerine kurmayacağım. Zira bu tezden yola çıkarsak maç üzerine yorum yapmanın bir anlamı kalmıyor. İspanya’nın Sırbistan’ı çok rahat bir oyunla yenerek çeyrek final vizesi aldığı maçta bu sonucun en önemli sebebi felaket derecede kötü olan Sırbistan savunmasıydı. Karşısında böyle felaket bir savunma bulan ve aynı zamanda da turnuvanın en iyi hücum takımı olarak tanımlayabileceğimiz İspanya’ nın üç silahşörleri ( Gasol Biraderler ve Navarro) de kendilerinden bekleneni yaptılar ve maçı domine ettiler. Çok merak ediyorum; acaba bugün İspanyol basınındaki gazetelerden biri “Gasolarro” diye bir manşetle çıktı mı? Sırbistan için söylenebilecek fazla bir şey yok. Oyunun iki yönünde de hiçbir şey üretemediler. Tabi bunda İvkoviç’ in tüm basketbolseverlere enteresan gelen “5” kombinasyonlarının da payı büyük. Özellikle Marjoneviç’ li olanlar. Sırbistan’ın son iki maçta yaptığı savunma bize “Ellere var da bize yok mu” dedirtecek cinsten. Sırbistan’ dan aynı savunma performansını bizim maçta da göstermesini bekliyoruz.


Bazı maçlar vardır, çocukların yeni tanıştıkları basketbolunu sevmelerini sağlar, aşıklarını kendine bir kez daha aşık eder. İşte bu maç da onlardan biriydi. Kazanan ise turnuvanın Rusya ile birlikte diğer namağlup takımı olan Fransa oldu. Fransa'nın galibiyetinde en önemli rolü ''tehlike anında kırılacak camın'' hemen arkasındaki Tony Parker ve Gelabale'nin sakatlığı sonucu sürpriz bir şekilde sivrilen Nando De Colo aldı. Litvanya'nın en skoreri ise Türk Telekom yöneticilerinin yüzünü gülümsettiğini düşündüğüm Jasaitis oldu. Fransa bu galibiyetle gruptan çıkmayı garantiledi. Pazar günü grup liderliği için İspanya karşısına çıkacaklar. Ben Fransa'yı hem İspanya karşısında hem de altın madalya adayları arasında bir adım önde görüyorum. Geçen sene ülkemizde altına uzanan ABD gibi oynuyorlar. Çok atletikler , savunmalarda kaymaları çok iyi yapıyorlar. Parker'ın madalya isteği de cabası. Ancak bu seneki turnuvada herkes birbirini yenebilir , en iyisi abur cuburları hazırlamak ve maçları izleyip ne olacağını görmek.

8 Eylül 2011 Perşembe

Eurobasket Günlüğü E Grubu (7 Eylül)

0 yorum


İkinci tur grubuna galibiyetsiz ve umutsuz gelen Almanların artık matematiksel olarak da pek şansı kalmadı. İspanya beklenen dominasyonu sağlayamasa da maçın sonunda aradaki kadro farkını sahaya yansıtmayı başardı. Maçın genelinde Nowitzki'yi ve Kaman'ı iyi savunan İspanya Alman guard'larını riske etti ve ödülünü de almayı bildi. Nowitzki ve Kaman fena bir şut isabeti tutturmamış gibi görünseler de İspanya savunması bu ikiliye toplamda 8 top kaybı yaptırarak maçı yine pota altında bitirdi. İspanya'da hücumu sırtlayan ise ilk yarıda Marc, ikinci yarıda ise Pau oldu. İlk yarıyı sayısız bitiren Gasol sazı eline alıp 19 sayı attığı ikinci devrenin ardından bir bakıma galibiyetin altına da imzayı çaktı. Almanya'nın turnuvanın başından beri en zayıf halkaları olarak göze batan Schaffartzik ve Hamann'dan da beklenmedik bir patlama gelmeyince, Bauermann'ın takımının az olan şansı ikinci yarıda tamamen kayboldu. İspanya'da özellikle Rubio'nun sayı atamasa da yaptığı katkı ve San Emeterio'nun üzerindeki ölü toprağını atması, ileriki turlar adına önemli bir umut ışığı olabilir.


Hücumda Litvanya resitali, Sırbistan'ın bitmek bilmeyen savunma sorunları ve Teodosic'in kontrolünü bir ara Ivkovic'in dahi elde tutamaması. Maçı kuşbakışı özetleyen üç maddeyi okudunuz. Almanya, Türkiye ve İspanya'ya topluca yetecek guard rezervi bu maçı kuşkusuz günün en zevkli mücadelesi haline getiren faktör oldu. Litvanya'da Kalnietis ve Jasikevicius, müthiş şut atmayla kalmadılar, pick and roll'larda Sırbistan savunmasının içini işleyerek adeta boyalı bölgeyi darmadağın ettiler. Sırbistan ilk yarının sonunda çift hanelere çıkan farkı bir türlü kapamayı başaramadı ve ikinci yarıda Teodosic'in yaptığı teknik ve sportmenlik dışı iki faulle direksiyonun kontrolünü kaybedip şarampole yuvarlandı. Krstic, Savanovic, Tepic ve Teodosic gibi isimlerin hepsi, hücumda öyle veya böyle verim verdiler; ancak savunmada Litvanya'yı hiçbir şekilde durduramamaları Sırplara ağır patladı. Bir de not; Litvanya bu maçla beraber turnuvada 100 sayıya ulaşan ilk takım oldu. Son olma ihtimalleri de az değil, rekabet seviyesi git gide yükselirken bu denli kötü bir savunma maçı bir kez daha oynanmayabilir. Bu galibiyetle 2-1'e ulaşan ev sahibi, Sırbistan'ı Türkiye'nin yanına, 1-2 kulübüne gönderdi. Cuma oynanacak maçların sonuçlarına bakılmaksızın, Pazar günü Sırbistan'la ölüm kalım maçı oynayacağız gibi görünüyor. Geçen senenin rövanşını vermemek zor olmayacak; ancak imkansız değil.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Eurobasket 1.Tur Değerlendirmesi

0 yorum

Eurobasket ilk turunda dört grupta tam 60 maç oynandı. Biz de elimizden geldiği kadar bu maçları yazmaya çalıştık. Şimdi de ilk turun sürprizlerini , hayal kırıklıklarını ve bizleri şaşırtmayanları ele alıyoruz...

SÜRPRİZLER

Makedonya
Turnuvanın ilk turunun ardından sürprizlerden bahsedecek olursak şüphesiz akla gelen ilk takım Makedonya olur. Birbirine denk olan takımların yer aldığı C grubunu Yunanistan ve Hırvatistan'ın önünde lider bitirdiLER ve yalnızca Karadağ'a yenildiLER. Daha da önemlisi ise Makedonya ikinci tur grubuna iki galibiyet taşıdı ve Yunanistan, Slovenya gibi takımların önüne geçti. Makedonya'nın misyonunu tamamladığını düşünenler ise bence bir daha düşünsün. Antic ve McCalebb'ın liderliğindeki Makedonya daha ileri turları da görebilecek potansiyelde.


Finlandiya
İskandinavya Avrupa'nın basketbolda unutulmuş kısmıdır. Kimi Avrupa ülkeleri futbolda başarılı olur , kimileri ise basketbolda. Ancak Finlandiya'nın son zamanlarda ne futbolda ne de basketbolda önemli bir başarısı yoktu. FIBA Eurobasket kontenjanını 24'e çıkarınca turnuvaya katılan son iki takımdan biri oldu Finlandiya. Kadro listelerine baktığımızda Mottola ve Rannikko dışında pek tanıdık isim yoktu ama neticede basketbol sahada oynanıyordu ve Finlandiya grubunu Hırvatistan'ın önünde bitirdi. Her ne kadar ikinci tur grubuna galibiyet taşıyamamış olsalar da bize Finlandiya'nın da bir basketbolu olduğunu gösterdiler.

Türkiye, Polonya, Büyük Britanya Üçgeni
Milli takımımızın da yer aldığı A grubunun zirve mücadelesinin Türkiye , İspanya ve Litvanya arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak durum beklenenden biraz daha farklı gelişti. Türkiye Polonya'ya yenildi. Bu maçla birlikte son gün oynanacak maçlar ayrı önem kazandı. Polonya'nın bir üst tura çıkmak için yapması gereken tek şey Büyük Britanya'yı aşmaktı , Türkiye'nin gruptan çıkma şansı ise artık Büyük Britanya'nın ellerindeydi. Ancak turnuvanın son günü ikinci sürpriz de gerçekleşti ve Britanya bize beklediğimiz galibiyeti verdi. Üzerine de bizim İspanya'yı yenmemizle durum 180 derece değişti. Gün başında gruptan çıkmasına mucize gözüyle bakılan takımımız , gün sonunda gruptan diğer takımlarla eşit durumda çıktı. Zaten bu oyunu sevme nedenlerimizden biri de bu değil mi ?


HAYAL KIRIKLIKLARI

Hırvatistan
Turnuvanın ilk turunda en büyük hayal kırıklığı Hırvatistan oldu desek sanırım yanılmış olmayız. Geçen seneki Dünya Şampiyonası'nda bekleneni veremeyen Hırvatistan, bu sene istediği çıkışı yapmak istiyordu. Ancak durum bu turnuvada daha da kötüleşti. Turnuva oynanırken Tomas'ı da kaybeden Hırvatistan, Tomas ve Bogdanovic'den başka bir oyuncudan önemli katkı alamayınca gruptan çıkmayı dahi başaramadı. Özellikle guard pozisyonunda Ukic'in yokluğunda Draper ve Popovic'in bekleneni karşılayamaması sonucu Hırvatistan önümüzdeki turnuvalarda favori olmaktan yavaş yavaş uzaklaştı. Koç Vrankovic de turnuva sonrası görevi bıraktığını açıkladı.

İtalya ve İsrail
Turnuva öncesi B grubu ''ölüm grubu'' olarak lanse edildi ve beklentiler arttırıldı. Ancak beklenen şeyler pek gerçekleşmedi. İlk iki sırada beklendiği gibi Fransa ve Sırbistan'ın olurken son bileti de Almanya kaptı. Bu üçlü grubu domine ederken, üçlüyü zorlayaması beklenen İtalya ise beklenenden uzak kaldı hatta İsrail'e de geçildiler. Bu turnuva bir kez daha gösterdi ki İtalya bir takımı etkili oyuna ulaştıran takım oyunu ve pota altı kullanımı gibi ögelerden çok uzak. Kaliteli bir guardları yok ve oyuncu odaklı basketbol oynuyorlar. İsrail için de düşüncelerim aynı doğrultuda. Dış şuta odaklı oyunları onları sadece günlerinde galibiyete taşıyabilir.


Chris Finch
Büyük Britanya Polonya karşısında galibiyet alıp, bizleri sevindirirken Britanya'nın karşısında çok önemli iki engel vardı. Biri Dardan Berisha diğeri ise öz koçları Chris Finch. Yaptığı gereksiz değişiklikler, oyuncuların hallerinden anlamaması gibi özellikleriyle öne çıktı Finch bu turnuvada. Bu özellikleri daha belirginleştiren ise Britanya'nın daha iyi yerlere gelebilecek bir kadroya sahip olmasıydı. Bu Britanya takımının seneye olimpiyatlarda da boy göstereceğini düşünürsek Chris Finch'ten kurtulmaları ve iyi bir guard yetiştirmeleri onlar için çok iyi olur.

ŞAŞIRTMAYANLAR

Sırbistan
Eğer Sırbistan ile ilgili bir yazı yazmak gerekirse o yazının içinde istikrar, sistem, Ivkovic ve Teodosic kelimelerini kullanmak farzdır. Dediğim gibi Sırbistan son yıllarda tüm turnuvalarda başarılı bir performans ortaya koyuyorlar. Ayrıca öyle bir sisteme sahipler ve roller öyle iyi biçilmiş ki takımın işlememesi imkansız. Kulüplerinde felaket sezon geçiren Tepic ve Keselj'nin performansları ortada. Sırbistan bu sistemle devam ederse yalnızca bu turnuvada değil , ileride alınacak başarılar kimseyi şaşırtmayacak.

Rusya ve Slovenya
Rusya ve Slovenya kalitesi diğer gruplara göre daha düşük olan D grubunda yer alan ve ''sessiz ve derinden'' ilerleyen iki takım. Birbirleriyle olan karşılaşmalarından galibiyetle ayrılan ise Monya'nın son saniye basketiyle Rusya oldu. 2.tur grubunda çeyrek finale çıkma konusunda iki takım da şanslı görünüyor.


Fransa
Fransa , B Grubunu Sırbistan'ın önünde lider bitirdi. Geçen sene Dünya Şampiyonası'nda alınan kötü sonuçlar sonucu bu sene beklentiler büyük. Fransa da bu beklentilerin bir kısmını şimdiden karşılamış durumda. Özellikle geçen seneki Bokolo-De Colo'dan oluşan felaket guard kombinasyonundan sonra , bu sene Parker oraya ilaç gibi geldi. Pota altına müthiş enerji getiren Noah - Seraphin ikilisi ve başını Batum'un çektiği atletik kadrosuyla bu sene şampiyonluğun en önemli adaylarından.

İspanya
İspanya bahis sitelerine göre hala şampiyonluğun en önemli adayı. Bunu da Litvanya maçının özellikle ilk yarısındaki oyunla gösterdiler. Gasol Biraderler'in pota altındaki müthiş oyunu , Calderon'un oyun kurucu mevkine ''şutu'' ile ilaç olması, Rudy ve Navarro'nun katkısı İspanya için çok önemli. Ancak beklenen bench katkısını bir türlü yakalayamıyor İspanya. Rubio'nun özgüvenini kaybetmesi ve Ibaka'nın her zaman içerisinde olduğu faul problemi aşılır ve beklenen bench katkısı gelirse bahis şirketleri yine yanılmamış olur.

 
Maliano - Kaynak göstermeden çalan çırpan Schortsanitis'in altında kalsın...