Sitedeki bütün yazılar tarafımızdan hazırlanmaktadır. Kaynak göstermeden çalan çırpan Schortsanitis'in altında kalsın.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Marca'dan Muhteşem Eurobasket Takvimi

0 yorum

Bu artık Marca için bir klasik haline geldi diyebiliriz. Tüm büyük organizasyonlar için bu mükemmel sayfayı hayata geçiriyorlar. Şimdi de 2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası için hazırlanmış. Gün gün, takım takım, tarih tarih bütün herşey burada. Ve anında da güncellenecek. 18 gün boyunca açılış sayfası yapmamak için hiçbir sebep yok.

Eurobasket 2011 Rusya İncelemesi

0 yorum

Dağılmadan önce S.S.C.B. ile topladığı madalyaları bugün Kızılmeydan'ı baştan başa doldurarak rahatlıkla sergileyebilecek olan Rusya 2000'li yıllarda başarısız olduğu organizasyonların ardından 2007'de İspanya'da deyim yerindeyse altın vuruşu yaptı. JR Holden'ın şutu potadan içeri girdiğinde sadece salonda bulunan binlerce İspanyol'un yüz ifadesi değil Avrupa basketbolunda da birtakım şeyler değişmişti. Yıldız "oyuncularla" dolu İspanya kendi evinde ağır favori olduğu şampiyonada takım olmayı başaran Rusya'ya boyun eğmişti. Rusya'nın hala aynı çizgide gittiğini söyleyebiliriz ama başarıların aynı paralelde devam ettiğini söylemek zor.

Geçtiğimiz sene Kirilenko'suz Türkiye'ye gelen, Khryapa'dan da sakatlığı sebebiyle faydalanamayan David Blatt yine de sahaya çıkardığı takımdan maksimum verim almayı başarmış, özellikle Yunanistan'a karşı oynadığı hesapsız oyunla büyük alkış almıştı. Bir maç sonrası içinde bulunduğum kalabalık bir gruba da Kirilenko'ya sitem ederek sakat sakat gelen Khryapa'yı övmüştü. Şimdi elinde her ikisi birden var ama bu sefer de JR Holden'sız Litvanya'ya geliyorlar. Uzun bir süredir Rusya'da o bölgeyi dert etmeyen Blatt'ın bu sene ciddi bir problemi olacak. JR Holden'ın kendine güvenen, süratli, kendi şutunu yaratabilen, el yakan anlarda sorumluluk alabilen ve ileri düzeyde olan saha görüşü özelliklerini şu an mevcut kadroda bulunan üç oyun kurucu Khvostov, Shved ve Ponkrashov güçlerini birleştirerek bile karşılayamıyor. Shved güçsüz fiziğine rağmen can yakabilen bir şutör, Ponkrashov da buna ilaveten fundementali yüksek bir oyun kurucu ama David Blatt Khvostov'dan ne bekliyor açıkçası bunu anlamış değilim. Birçok takımın aksine sahada Khryapa ve Kirilenko gibi iki lideri birden olacak olan Rusya'nın 1 numarada bu kadar yetim kalması beklentilerin bir türlü üzerine çıkmayı başaramayan Ponkrashov için de ayrı bir hayalkırıklığı olsa gerek.

Artık savunmasıyla net bir şekilde anılan Rusya için bu turnuvada sıkıntı çekmeyeceği konu hücum olabilir. Her ne kadar oyunu şekillendirecek bir lider oyun kurucusu olmasa da Rusya'nın skor üretebilecek çok silahı var Litvanya'da. Hazırlık maçlarında top paylaşımını ön plana çıkaran Kirilenko'nun sahneye çıktığında sazı eline alacağını tahmin etmek güç değil. Aynı şekilde Khryapa da sorun top kullanmak olduğunda bunu hiç düşünmeyecek önemli bir silah. Savunmada nirvanaya ulaştıktan sonra geçirdiği sakatlık onu gerilere götürse de büyülü bir havanın içinde onun da eski günlere dönmesi olası. Aynı şekilde Fridzon, Shved, Ponkrashov ve Bykov da rahat skor üretebilen, hatta günlerinde olduklarında seyir değiştirebilen isimler. Shved'in tepeden, Fridzon'un da baseline ağırlıkta olmak üzere kullandıkları öldürücü üçlükler, Ponkrashov ve Bykov'un delici özellikleri Rusya'nın hücum temelini oluşturacak. Fizik üstünlüğüne rağmen Mozgov'u nasıl ofansif bir silah sayamıyorsak, Vorontsevich de bir o kadar sürpriz skorer. İçerden ve dışardan rahat sayı bulabiliyor. Ve en önemli silahlardan biri de tecrübeli Monya.

Bu kadar ismin varlığında skor bulmak sorun olmayacak gibi gözükse de listenin büyük bir çoğunluğunun istikrar konusunda sabıkalı olması yine bizi başladığımız yere, Kirilenko'ya getiriyor. Hazırlık maçlarında çok diri gözüken Kirilenko'nun boşa geçen 3 yıldan sonra artık ülkesini sırtına alması, kendisine de soru işaretiyle bakanlara "Ben daha ölmedim" mesajı vermesi gerekiyor. 

Hazırlık maçlarında Blatt'ın ekibi hızlı hücumları etkili kullanmaya çalışan, uzunlar arasında iyi paslaşan, biraz dağınık hücum eden ama her zaman iyi savunma yapan bir görüntüdeydi. Oyun kurucular her ne kadar en büyük problem gibi gözükse de Kaun ve Zhukanenko'nun yokluğunda pota altı da ciddi problem olabilir. Mozgov'un oyun içinde kontrolünü zaman zaman kaybedip erken faul problemine girmesi Khryapa, Kirilenko ve Vorontsevich'in üzerindeki yükü ağırlaştırabilir. Üstelik hiçbiri de ne Mozgov kadar uzu, ne de onun kadar güçlü değiller. Bu yüzden Blatt'ın turnuva öncesi altına bir tabure almak suretiyle bol bol Mozgov'un kulağını çekmesi gerekiyor. 

Belki madalyaya uzanamayacak Rusya ama sürekli podyum için pusuda bekleyen, olimpiyat kovalayan takım listesinin tepesinde olacak. Günlük performansların en çok etkileyeceği takımlardan biri olmaları kuranın sağ tarafında oldukları için ilk turda canlarını pek yakmayacak ama ikinci turdan itibaren önlerindeki tek rakip istikrar olacak. Blatt'ın takımı istikrarı koruyabilirse turnuvanın can yakanlarından olacak.

Maliano

Eurobasket 2011 Sırbistan İncelemesi

0 yorum

Sırbistan'ı incelemeye başladığınızda daha derine inmek için farklı bir yöntem var.

Sırbistan'ı bir kulüp olarak düşünün, bütçesi kısıtlı (burada bütçeye en denk alabileceğimiz en mantıklı değişken nüfus) ve son 20 yılda içinden Öz Sırbistanspor, Sırbistan İdman Yurdu, Atletico Sırbistan, Sırbistan United gibi kendisi kadar olmasa da yine uluslararası alanda adı duyulan başarılı kulüpler çıkartmış; anlayacağınız darbeler yemiş köklü bir kulüp.

Bunun yanında taraftar desteği sağlam ve bir o kadar da kuvvetli gelenekleri olan bir kulüp.

Şimdi kafamızda yarattığınız o kulübün futbol takımı düşünün, şampiyonluklar alamasa dahi uluslararası arenada sürekli mücadele etsin. Voleybol takımını düşünün, dünyada en önemli markalardan biri olsun. Teniste yetiştirdiği yetenekler dünyanın 1 numarasında otursun. Sutopu ve hentbolda da en az voleybol kadar büyük bir değer olsun.

Basketbol takımı ise; sonuçlar ne olursa olsun o kulübün can damarı, lokomotif branşı. Futbol takımı yenilebilir, voleybol takımı yenilebilir vs. ama asla basketbolda alınan mağlubiyet kadar can acıtmaz.

'Sırbistan için basketbol nedir?' simulasyonumuz umarım açıklayıcı olmuştur.

'Litvanya'daki Sırbistan'ın şansı nedir?' sorusuna geçersek. Her zamanki kadar şanslılar denebilir.

Yugoslavya rüzgarının teker teker dinmesiyle Sırbistan esintisine dönen başarılar zinciri kendini son olarak Eurobasket 2009'da final, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası'nda ise yarı final oynayarak yeniden hissettirmeye başladı.


Kadroda 2009'a göre 3, 2010'a göre de sadece 1 değişiklik var. 'Yükselen yıldız'dan yukarı seviyeye en azından şimdilik çıkamayan Velickovic yerine 2.22'lik Marjanovic bu şampiyonada kendine yer bulacak. Bu rakam Sırbistan'ın ne kadar stabil olduğunu göstermekte. Tabii bunun baş mimarı Ivkovic gibi koç. Kariyeri boyunca pahalı villalar yerine gelecek vadeden toprakları yaratmak ve yönetmekte daha başarılı olan Ivkovic'in oynattığı basketbol savunmada hatayı tolere etmeyen bir sisteme dayalı. Bunu hazırlık maçlarını izlediyseniz oldukça rahat, skorlara baktıysanız da bir müddet sonra anlayabilirsiniz. Hücum olarak kısıtlı bir takım görüntüsünde değillerse de Sırbistan'ın savunması ne zaman dengeyi kaybederse tüm maçları sıkıntıya soktukları apaçık ortada. Ayrıca verim almaya yönelik bir sistemi var Ivkovic'in. Ana hatları belli olan rotasyonunu o gün kimden daha fazla verim aldığına göre şekillendiriyor koç.

Tabi aslında bu kısır bir döngü; savunmalarını dengesizleştiren, hücumdaki tercihler ve o tercihlerin baş sorumlusu dümenin başındaki Teodosic. Her zaman için 'zıvanadan çıkmasına çeyrek var' gibi oynayan Teodosic o müthiş yeteneğine rağmen takımını bazen 'dönülmez akşamın ufkuna' sürüklüyor.

Onu yedekleyenler ise Teodosic'in kontrolü kaybettiği anlarda takıma aklı-selim aşılayabilecek Markovic ve Rasic.

Markovic bu noktada anahtar isim. Unutmamak lazım ki Polonya 2009'da bize karşı 0/5 atan 'bebe' halinden eser yok. Teodosic kadar can yakmayacak olsa da oyunu okuyabilen, takımını oynatabilen, doğru kararlar verebilen ve ceza şutlarını kesebilen yan roldeki Markovic çok can sıkıcı olacak.

Rasic'in soğukkanlılığı ve tecrübesi, Tepic'in eşleşme problemlerine sebep olması kısa rotasyonunda çok yönlü olmalarını sağlıyor.

Uzun rotasyonuna dönersek, Krstic sessiz ve derinden bir tehlike. NBA kariyeri ve gittiği her takımda belli standartların üzerine çıkmasından da öte şahsi fikrim olarak eğer takımıma Avrupa çapında bir 5 numara alacaksam en iyi tercih olduğu tartışılabilir bir konu değil. İstikrarlı bir Perovic ve erken faul problemine girmeyecek Marjanovic'le beraber boyalı alanı birçok takımın kâbusuna dönüştürebilirler.

 

Kısa ve uzun forvet bölgesinde ise farklı lezzetler bulunuyor. Savanovic gibi dış şutu can acıtan fakat şutunu kapattığınızda da boyalı alanda problemler yaratabilecek oyun zekasında ve bitiricilik kabiliyetinde bir oyuncunun varlığı düşmana korku, dosta ise güven sağlıyor. Ona bir de savunma sertliğini hücumda da iyi bitiricilikle süsleyen Macvan'ı eklersek uzun dosyasını kapatmış oluyoruz.

Eğer Sırbitan'ın yumuşak karnından bahsedeceksek bu bölge kısa forvet pozisyonu olacaktır. Her ne kadar yetenekleri üst seviyede olsalar da ne Bjelica ne de Keselj henüz sahaya karakter koyma konumunda hazır değiller. Sıradan maçlardan çok bu iki ismin performansı maçların seviyesi kritik düzeylere ulaştığında belirleyici olacak.

Sonuç olarak bireysel olarak değerlendirmede Fransa, İtalya, İspanya, Türkiye hatta belki de Almanya ve Rusya'nın üstünde yer alamayacak Sırbistan'ın gideceği yolun uzunluğunu tıpkı son 2 turnuvada olduğu gibi takım olarak yıldızlaşması sağlayacak. Ancak kritik nokta; (ki bence bu grupta yer alan tüm iddialı takımlar için altın kural) ilk turda Avrupa Birliği Kurucular Meclisi gibi olan gruptan 4 galibiyet çıkartmaları gibi duruyor. Eğer Fransa, Almanya, İtalya maçlarından 2 galibiyet çıkartamazlarsa çapraz eşleşme onlar açısından can sıkıcı hale bürünebilir.

Yazının başına dönersek Sırbistan'ı bir kulüp olarak düşünmüştük; dar bütçeli (8 milyon nüfus) ama alt yapısı sağlam bir Anadolu Kulübü bir de Türkiye'yi kulüp olarak düşünün; Avrupa'nın en büyük bütçesine sahip 80 milyon (bütçe-nüfus ilişkisi) İstanbul'un 3 Büyüğü gibi.. Şimdi bir de hemen her maçta, özellikle de üst düzey maçlarda İstanbul'un 3 Büyüğü'nden biri olan takımın hemen her branşta Anadolu Kulübü'nün gerisinde kaldığını hatta çoğu branşta rakip dahi olamadığını düşünün...O zaman hep beraber yönetim istifa...

Adnan Onaran

30 Ağustos 2011 Salı

Eurobasket 2011 Almanya İncelemesi

0 yorum

Dirk Nowitzki. Almanya incelemesine sadece bu iki kelimeyi yazdıktan sonra altına “Risk budur” diye not düşsem, kimsenin itiraz edeceğini sanmam. Klişe Alman disiplini muhabbetinin üzerine Nowitzki’nin koyduğu insani şartları zorlayacak performanslar,  son 10 yılda Almanya’nın uluslararası arenadaki bütün başarılarının mimarı. Ancak 1999’dan itibaren Almanya’nın katıldığı 7 turnuvanın hepsinde en ağır yükü çeken, oyuncuların genelde yıpranmamak için dinlenmeyi tercih ettiği yaz dönemlerinde dahi Alman milli formasıyla Eylül ayında boy göstermekten çekinmeyen Nowitzki için; Litvanya’daki şampiyona belki de artık yolun sonu. Bir yazı dinlenerek geçirmenin ne kadar çok şeyi değiştirebileceğinin farkına, 3 yazı boş geçirdikten sonra kazandığı NBA şampiyonluğuyla varan Dirk’ün bu turnuvada boy gösterecek olmasının arkasındaki en önemli sebep ise alınacak bir Olimpiyat vizesi ve 2012’de gelebilecek bir madalya isteği. Bu defa kendisine daha önce hiç sahip olmadığı kadar yakın seviyede bir yardımcısı da var; ancak depoda kendisi adına Haziran ayında başlayan peri masalını Eylül’ün sonuna dek sürdürecek benzini var mı? Almanya adına sorulması gereken en önemli soru önceki cümle.
-
Chris Kaman’la güçlenen Tibor Pleiss, Jan Jagla ve Tim Ohlbrecht’li alternatifli uzun departmanında fazla sıkıntı çekmeyecek olan Almanların derdi kısalar. Saç tıraşını geciktiren ilkokul çocuğu görüntüsündeki Steffen Hamann ile bir gün 30 atıp ertesi gün potayı göremeyen Heiko Schaffartzik’e çember altında Kaman ve Nowitzki’nin bulunduğu bir takımı emanet etmek, milli takım zorunluluklarından kaynaklanmasa kolaylıkla cinayet olarak nitelendirilebilir. Tüm bunların ışığında Almanya’dan şampiyonada guard’ların günlük performansları doğrultusunda dalgalanacak bir performans görmek, turnuva öncesi beklentiler arasında kendine çok rahat yer ediniyor. Hamann’dan değil ama Schaffartzik’ten önemli maçlarda gelecek 1 ya da 2 iyi performans, takımın turnuvadaki kaderiniyse baştan aşağı değiştirebilir.

Öte yandan, Nowitzki ve Kaman’ın henüz kadroya katılmadığı dönemde oynanan İzmir’deki Spor Toto World Cup’ta Almanlar kısıtlı malzemeyle iyi sinyaller vermedi de değiller. Hem Sırbistan’ı, hem de Türkiye’yi yendikten sonra Ukrayna’ya karşı yedeklerle alınan mağlubiyet bir şey ifade etmiyor. Özellikle Tibor Pleiss’ın bizim maçta aldığı sorumluluk ve oyuna yabancı görünmemesi önemli; ancak Pleiss’ın boyu 2.16 ve dramatik bir mutasyon geçirmediği sürece kısa sorununu çözecek olan isim o olmayacak. Hazırlık döneminde kaybettikleri diğer 2 maç ise Finlandiya ve Yunanistan karşısında. Kampa başladıktan kısa sure oynadıkları ve bu kadronun ilk defa beraber sahaya çıktığı Finlandiya maçı Almanlar hakkında önemli ipuçları vermese de, Yunanistan karşısındaki farklı mağlubiyetin Nowitzki ve Kaman’ın aralarında bulunduğu bir oyuncu grubuyla gelmiş olması düşündürücü. Nowitzki 14’te 4’le oynadığı maçta NBA sezonunun yorgunluğunu atamadığını hissettirdi ve Kaman da yarısından fazlasını sakat geçirip sadece 32 maça çıktığı sezonun ardından hala fit değil. Farklı noktalara parmak basmak nafile aslında. Burada da aynı kapıya çıkıyoruz. Nowitzki ve Kaman dışındaki bütün oyuncular gelecek sezon bir Alman takımının formasını giyecekler. Alman liginin seviyesi ve son yıllarda ev sahipliği yaptığı en önemli yabancıların dahi kalitesinin  İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye ve hatta Fransa gibi liglerin iki-üç kademe altında olması Euroleague takımlarının aldıkları sonuçlarla da kendini gösteriyor. Bir numaralı oyuncu kalitesinin turnuva standartlarının çok üzerinde olması; ancak rotasyonun içerisindeki 7-8 oyuncunun vasatlık çizgisiyle dans etmeleri birbirini nasıl dengeleyecek, Almanya’nın kaderini belirleyecek faktör bu.


Mevcut kadro yapısında koç Bauermann’ın üzerine düşen rol çok açık. Eldeki oyuncuların hücumdaki kısıtlılığını Nowitzki’yi en verimli şekilde kullanarak mümkün olduğunca örtmek ve savunmada top geçiren ama adam geçirmeyen bir dinamizmi sürekli kılmak. Kağıt üzerine yazması kolay görünen bu iki maddeyi saha içinde uygulaması kolay olmasa da Almanya, Nowitzki’siz geçirdiği son 3 yılda bu tip bir organizasyonun temellerini atmakla uğraştı. Oyuncular da kısıtlı özelliklerinin farkında olacaklar ki, savunmada mümkün olduğunca fazla efor sarfediyorlar ve Bauermann’a bu konuda yardımcı oluyorlar.  Bu da önemli bir şans. Hazırlık döneminde Sırbistan’ı 58 sayıda tutarak yenen, Yunanistan’a yenilmesine rağmen 69 sayı yiyen ve milli takımımızı iki maçta da mağlup edip, bunların birinde 52 sayıda tutan Almanya’da kısaların Nowitzki ve Kaman’ı verimli kullanmaları, onları turnuva şablonunda belirli bir noktaya kadar götürecektir. B Grubu’nda Sırbistan ve Fransa’nın bir adım arkasında olsalar da, oyun yapıları itibariyle İtalya önünde 3.’lük için favoriler ve 2. tur biletini alma yolunda bir hayli şanslılar. 2. turdan sonra yola devam etmeleri kolay görünmese de, 12 kişilik kadroya bakıp Dirk Nowitzki ismini gördükten sonra bu takımın üzerini herhangi bir şekilde çizmek mümkün değil. Şu satırı yazarken bir yandan da 2001’deki Almanya-Türkiye yarı finalini izliyorum. Avni Küpeli de beni onaylar şekilde konuşuyor, şimdi onlar düşünsün.

http://twitter.com/sannti

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Eurobasket 2011 Yunanistan İncelemesi

0 yorum

Birbirine bu kadar çok benzemesine rağmen tarihin getirdikleriyle coğrafyanın iki düşman ülkesi olan Yunanistan ve Türkiye'nin ortak bir noktası var; sözkonusu ulusal bir şampiyona olduğu zaman hayat durur ve tüm ülke buna kilitlenir. Ama onların bizden bir farkı daha var. Sözkonusu basketbol şampiyonası olduğu zaman ayrı bir konsantrasyona bürünüyorlar. 2006'da ABD karşısında yazılan tarihin ardından finalde Pau Gasol'süz İspanya karşısında altına uzanması beklenirken farklı mağlup olarak gümüş madalya sahibi olan Yunanistan o günden sonra bir şekilde bugüne kadar tüm organizasyonlarda zirveden fazla uzaklaşmamayı başardı. Ta ki geçtiğimiz sene ülkemizde yapılan 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'na kadar. Küçük hesaplarla ABD'den kaçmak isterken yine İspanya'nın kucağına oturan Yunanistan çeyrek finale kalamadan elenerek milenyumda hem derece, hem de itibar anlamında dibi de görmüş oldu. Ama tehlike henüz geçmiş değil...

Papaloukas, Diamantidis ve Spanoulis gibi üç guarda sahip olan Yunanistan'ın bu bölgede sahip olduğu değeri sanırım ancak "Ortadoğu, dünya ve petrol" üçlemesiyle anlatmak mümkün olabilir. Sadece bir tanesinin varlığı bile başta Litvanya ve Türkiye olmak üzere birçok ülkenin kaderini değiştirebilecekken üç değerli oyun kurucunun birden mavi beyaz formayı giymesi adaletin terazisinde dengesizliklere yol açıyordu ki bu sene üçünden birden mahrum kalacaklar. Papaloukas ve Diamantidis'in milli takımı bırakması, Spanoulis'in de sakatlığı sebebiyle kadrodan çıkarılması koç Zouros'un o bölgeye üç tane yetenekli ama lider olmaktan uzak oyuncuyu monte etmesini zorunlu kıldı. Siena'da son yılları daha çok backup point guard olarak geçiren Zisis bu sene Calathes'le birlikte Yunanistan'ın dümenini çeviren en önemli iki isim olacak. Panathinaikos'la çok iyi bir sezon geçiren ve Spanoulis'in gidişi sonrası o bölgeyi beklenenden çok daha iyi doldurarak Avrupa şampiyonluğunun mimarlarından biri olan Nick Calathes, Yunanistan'ın ulaşacağı noktayı doğrudan belirleyen isimlerden biri olacak. Yetenekleri tartışılmaz olsa da son yıllarda aldığı sorumluluk giderek azalan Zisis için de bu şampiyona yeniden yükselip kendini bulması için bulunmaz bir nimet. Çünkü saha kenarındaki sandalyede veya ensesinde asla Papaloukas, Diamantidis ve Spanoulis'in nefesini hissetmeyecek. Bu sefer asları dinlendiren değil yedeklerin dinlendirdiği oyun kurucu olacak. O görevi ise takımda Xanthopoulos ve Sloukas devralacaklar. Hareketli, penetreyi seven ama üçüncü guard olmaktan öteye gitmesi zor görünen isimler olarak oyunda oldukları sürelerde Yunanistan'ın temposunun artması veya başka bir deyişle Zouros'un tempoyu değiştirmek istediği anlarda bu isimlere başvurması muhtemel.

Yunanistan'ın bu turnuvada en çok sıkıntı çekeceği nokta eksiklerin aksine 1-2 numardaa değil 3 numarada ve skor üretiminde olacak. As kadrodaki önemli eksiklerden biri olan Perperoglou'nun yanı sıra yukarıda saydığım şeytan üçgeni (Papaloukas'ı sadece oyunun sıkıştığı anlarda bu kategoriye ekleyebiliriz) Yunanistan'ın skor yükünü üstlenen isimlerden oluşuyordu. Bunların yokluğunda o bölgenin yükü şu an için öncelikli olarak Papanikolaou'nun üzerinde olacak. Olympiakos'ta katkı veren oyuncuyken bir anda milli takımı sırtlamak her genç oyuncunun üstesinden gelebileceği bir iş değil ama turnuvaların yıldız potansiyellerini cilalamaktaki etkisi de bu noktalarda ortaya çıkıyor. Yunanistan'ı sırtına alabilecek bir Papanikolaou sadece kendi pazarını yükseltmekle kalmayıp kahraman yaratmayı seven Yunanlar için yeni bir Leonidas adayı olabilir. Papanikolaou ile birlikte Bramos da sürpriz skorer olarak Zouros'un alternatiflerinden biri olarak benchte olacak. Daha çok çizginin gerisinden skor üretmeyi seven Bramos zaman zaman x faktör olabilecek yetenekte. Hep geri planda kalan Vasileiadis de 2 numarada Yunanistan'ın en önemli skor silahlarından biri olacak. Hazırlık maçlarında çift hanelere sık sık çıkan Vasileiadis, Bramos gibi dış şutu seven ama ondan çok daha istikrarlı bir atıcı. Özellikle çaprazda ve dip çizgide Vasileiadis'i boş bırakan takımların kaderine razı olması gerekiyor. Alev aldığı zaman karşıdaki her takımı tek başına yakabilecek bir şutör Vasileiadis.

12 kişilik kadroya bakıldığında takımda lider olarak iki isim ortaya çıkıyor; Fotsis ve Bouroussis. Sezon sonuna doğru milli takımı bıraktığını açıklayan ancak daha sonra geri dönen Bouroussis hazırlık maçlarının büyük bölümünde Fotsis ile ilk beşte başladı ve her iki oyuncu da klasik uzun özelliklerinin dışına çıkan meziyetleriyle fark yarattılar. Belki de Yunanistan'ın sahip olup da kullanamadığı PG çeşitliliği yerini bu turnuvada mobil uzunların yarattığı farka bırakabilir. Orta mesafe şutun hem bir zorunluluk, hem de altın değerinde bir yetenek olduğu Avrupa basketbolunda dış atışlarda bu kadar başarılı olan Fotsis ve fizik gücüne rağmen hem orta mesafe, hem de dış atışlarda başarılı olan Bouroussis Yunanistan pota altını farklı kılan iki isim olacak. Sadece atmakla kalmayıp savunmada sertlik koyabilen ve ribaundlarda da kuvvetli olan bu ikili aynı Zisis - Calathes ikilisi gibi Yunanistan'ın kaderini belirleyecek diğer ikili olacaklar. Uzunların içinde Koufos boy avantajıyla, Mavroeidis savunma, Kaimakoglou da hücumdaki cesur tercihleriyle mütevazı Yunanistan kadrosunun benchteki diğer isimleri olacaklar. Yunanistan pota altındaki en belirgin eksikliğin Schortsanitis olduğunu söylemeye ise bir çift sağlıklı göze sahip hiçbir insan için sanırım gerek yok. Kız arkadaşıyla ilgili sorunlarını mazeret olarak gösteren Sofo, bu yaz milli formayı giymeyi reddeden diğer demirbaşlardan biri...

2010 hezimeti sonrası Kazlauskas tercihine son veren Yunanistan savunma kimliğiyle öne çıkan Zouros'u milli takımın başına getirdi ve beyaz bir sayfa açmaya karar verdi. Ama eminim Zouros da dahil hiç kimse bu kadar önemli ismin aynı anda eksik kalacağını tahmin etmemiştir. Yine de hazırlık maçlarında ortaya konan oyun Yunanistan'ın eksikleri avantaja dönüştürmede çok da zorlanmadığını gösteriyor. Özellikle Spanoulis ve Sofo gibi yüksek egolu isimlerin yokluğu savaşmayı seven 2011 Yunanistan'ı için önemli bir avantaj olabilir. Yine de bir Diamantidis bu Yunanistan'a hiç fena olmazdı. Şu an net bir lider eksiği olan Yunanlar Diamantidis'in önderliğinde bu turnuvada beklenenin çok ilerisine gidebilirlerdi. Şimdi ise yapacakları eminim kendi ülkelerinde bile ilk olarak "Canınız sağolsun" cümlesiyle karşılanacaktır. Tampoyu elinde tuttuğu ve hücumda zorlanmadığı her maç Yunanistan hanesine bir galibiyet olarak yazılabilir çünkü savunmada 2010'a göre çok daha istekli ve gayretliler. İlk 8'in dışında kalsalar sürpriz olmayacaktır çünkü bu kadar ciddi kadrolarla gelen ülkeler karşısında Yunanistan seviye yükseldiği andan itibaren yaratıcılık anlamında zorluk yaşayabilir. Yunanistan için Olimpiyat vizesi almak ciddi bir başarı olacaktır diye düşünüyorum. Ama oyunlarının keyif vereceği kesin...

Maliano

Eurobasket 2011 Fransa İncelemesi

0 yorum

2005’te o dönemdeki adıyla Sırbistan & Karadağ’da yapılan şampiyonada kazanılan bronzdan bu yana katıldığı turnuvaların üçünde çeyrek finalde elenen, birinde ise çeyrek finali dahi göremeyen Fransa, bu defa o eşiği aşmak için Litvanya’ya geliyor. Ellerinde madalya için yeterli malzeme yok değil; ancak bu malzemeyi yoğurma konusunda yıllardır yaşadıkları sıkıntıyı bu yaz atlatacaklarına dair bir delil şimdilik yok. Eurobasket 2005’in ardından çift yıllardaki turnuvalarda dinlenip, genelde Avrupa Şampiyonalarına katılmayı tercih eden takımın en önemli kozu Tony Parker yine kadroda; Batum ve Diaw gibi NBA’ciler de bu yaz yine takımla birlikte olacak. Ancak 2011 yazının Fransa adına en çok göze çarpan ismi Les Bleus formasını ilk defa giyecek olan Joakim Noah. New York doğumlu Noah’ın Fransa’yla bağı babası eski Fransız tenisçi Yannick Noah’a dayanıyor. Ibaka stili bir devşirme diyemeyiz; ancak en az onun kadar önemli bir ekleme olduğunu es geçmemek gerek. Aynı Mickael Pietrus gibi, turnuvayı sakatlığı sebebiyle kaçıracak Ronny Turiaf’ın yokluğunda, Noah’ın bu yaz alacağı rol Fransızları pota altında Ali Traore’ye mahkum kalmaktan kurtarması açısından da oldukça önemli olacak.

Takımın diğerlerinden bir, hatta iki adım öne çıkan oyuncusu elbette ki Tony Parker. Bu kadar isimli oyuncunun bulunduğu bir takımda hücumda sadece 9 numaranın eline bakılması Fransa’nın biraz şanssızlığı, biraz da yaratıcı oyuncu yetiştirme konusundaki eksikliğindan ileri geliyor. Tony Parker’ın San Antonio formasıyla geçirdiği iyi sezonun ardından Litvanya’ya geliyor olması da Fransa adına önemli bir güvence. Aynı zamanda Spurs’ün play-off’larda yaşadığı hayal kırıklığının ardından Parker alışılanın aksine fazlasıyla dinç bir şekilde takıma katıldı ve tüm hazırlık dönemini takımla beraber geçirdi. Onun yaratıcılığı ve skor potansiyeline artık ağır derecede bağımlı halde olan ve Parker’sız sudan çıkmış balığa dönen bir takımın parçası olacak olması, Parker’ın önemini arttırmaktan öteye gidemiyor.

Fransa’nın yıllardır NBA’e en çok oyuncu veren ülkelerden biri olmasına rağmen ulusal bazdaki turnuvalarda istenilen başarıyı nadiren yakalamasının sebeplerinden biri de yetiştirilen oyuncuların büyük çoğunluğunun stil olarak birbirlerinin karbon kopyaları olması. Söz konusu Sırbistan, Hırvatistan veya Slovenya olduğunda fabrikalardaki üretim bantları sıkıntı yaratmıyor olabilir; ancak Fransa’daki yırtıcı, atletik, savunmacı ama hücumda pasif oyuncu bolluğu “yeter” dedirtecek cinsten. Joakim Noah, Nicolas Batum, Ronny Turiaf ve Mickael Pietrus nüanslar dışında bir oyuncak bebeğin farklı boyutlarda üretilmiş versiyonları gibi. Batum ve Pietrus’un klasik atlet siyahi oyuncu profilinin dışına az da olsa çıkmayı başararak oluşturdukları üç sayı tehdidi onları az da olsa farklı kılıyor. İşin kötüsü Mickael Pietrus da Turiaf gibi sakatlığı sebebiyle turnuvada yok. Batum’un üç sayı denemelerinin çoğu da yaratma işi sadece Parker ve Diaw’a kaldığından genelde zorlama pozisyonlarda geliyor.

Diaw’ı yaratıcı olarak Parker’ın yanına koymak, şimdi düşündüm de, ancak Diaw’a yapılmış kibarlık olarak nitelendirilebilir. Yıllardır vaktini fitness çalışmaktan ziyade donut’larla baş başa harcamaya ayıran Diaw, onu NBA’de MIP yapan çok yönlü point-forward rolünden bir hayli uzak artık. Koç Vincent Collet de bunun farkında ki, hazırlık maçlarında takımın fit ve yaratıcı tek oyuncuları gibi görünen iki Point Guard Parker ve De Colo’yu ilk beşte denemeyi tercih etti. Valencia’la oldukça iyi bir sezon geçiren De Colo Euroleague’de Final Four’u son ana kadar zorladıkları bir yılın ardından güvenini tazelemiş ve tecrübelenmiş bir şekilde milli takıma dönüyor ki Parker’la yan yana oynayacak olması da farklı özelliklerini ön plana çıkarması için ona bir şans tanıyabilir.

 
Sahaya çıkacak kaliteli beş oyuncusu bulma konusunda fazla sıkıntı yaşanmayacak gibi dursa da, Fransız bench’i pek parlak değil. Yazı içerisinde bahsi geçen fabrikadan çıkma tipte diğer oyuncular Ali Traore ve Florent Pietrus, kağıt üzerinde bench’ten dinamizm getirmesi beklenen oyuncular; ancak bench katkısının daha büyük önem taşıdığı sayı departmanına destek verebilecek potansiyeldeki tek oyuncu Michael Gelabale. NBA’deki son Fransız mamülü Kevin Seraphin de henüz bir proje ve bu seviyede katkı vermesi için işler onun adına beklendiği gibi gitse dahi en az 2-3 yıl gerekiyor. Fransa şampiyonu Le Mans’dan Charles Kahudi, 2010 20 yaş altı Avrupa Şampiyonası’nın MVP’si Andrew Albicy ve adını telaffuz etmekte Fransız dil bilimcilerinin bile zorlandığı rivayet edilen Steed Tchicamboud ise 12 kişilik kadroyu tamamlayan diğer oyuncular. Parker-De Colo ikilisini yedekleyecek gibi görünen Albicy’yle birlikte Kahudi de forvet rotasyonunda Batum ve Gelabale’in alternatifi olacak.

Önceki turnuvalardan taşıyarak getirdikleri saha içi organizasyon sıkıntısı ve bu yaz yaşanan sakatlık problemleriyle birlikte, adeta ölüm grubuna düşmüş olmaları da Fransa’nın işinin kolaylaştırmıyor. Hazırlık maçlarının en iyi takımı (9-1) olarak göze çarpmaları ise aldatıcı. Zira oynadıkları takımlar arasında seviyelerine yakın gözüken 3 takımdan İspanya’dan fark yemiş, Sırbistan’ın yedeklerini ise zorla yenmiş olmaları hoş değil. Hazırlık maçları ölçü değil klişesine inanan biri olarak bunun sadece hazırlık maçlarını kötü geçiren takımlar için değil, iyi performans gösterenler için de geçerli bulduğumu burada ekleyeyim. Sırbistan’ın favori olduğu B Grubu’nda İtalya, Almanya ve Fransa kalan iki 2.tur vizesi için en büyük favoriler; ancak İsrail ve Letonya da olası bir konsantrasyon kaybından kolaylıkla faydalanıp can yakarak grubun kaderini değiştirebilecek düzeyde ekipler. İlk turda da elense, finale de çıksa şaşırtmayacak olan Fransa’nın grubu Letonya maçıyla açıyor olması halen sistemi oturtma yolunda olduklarından önemli avantaj. Alınacak farklı bir galibiyetle yola başlamak liderliği getirebileceği gibi, olası bir kaza onları hiç akıllarından geçirmedikleri bir yola da sürükleyebilir. O yolun sonu ise biraz bizimle de alakalı. Vincent Collet’nin bu turnuvada da beklentileri karşılayamaması işini kaybetmesi anlamına gelebilir ki öyle bir durumda o mevki için en büyük aday muhtemelen fazlasıyla yakından tanıdığımız bir isim olacak. Fransa’yı desteklemek ya da desteklememek ise tum bu donelerden sonra artık size kalmış…

Savaş BİRDAL

28 Ağustos 2011 Pazar

Kirilenko: "İki Ekmek Al Gel Nissim"

1 yorum



İsrail'de geçen hafta oynanan hazırlık maçında Kirilenko Nissim'i acımasızca bakkala gönderiyor. Bu görüntüyü paylaşmasam gece rahat uyuyamazdım.

Eurobasket 2011 Litvanya İncelemesi

0 yorum

Ekol kelimesiyle yan yana kullanıldığında sırıtmayacak nadir ülkelerden biri olan Litvanya, en son 2003’te kazandığı Eurobasket’te en iyi ihtimalle aynı başarıyı tekrar etmek, en kötü ihtimalle ise Olimpiyat elemelerine vize almak amacıyla önümüzdeki 1 ay boyunca 23 takımı ağırlayacak. Basketbolun milli spordan da öte bir olgu olduğu Litvanya’da bu yaz tüm gözler bu takımın üzerinde. Ancak 2003’te kazanılan turnuvadan bu yana Litvanya adına çok şey değişti ve çok şey, kağıt üzerinde beklendiği şekilde ilerlemedi. 2003 kadrosunun ana parçalarından Jasikevicius, Siskauskas ve Macijauskas üçlüsünden bugün elde kala kala perte çıkmasına az kalmış bir Saras kaldı. Siskauskas’ın yaş haddinden emekli olması doğal olabilir; ancak eminim ki Litvanyalıların Macijauskas’la ilgili planı basketbolu 30 yaşını göremeden bırakması değildi. Jasikevicius’un uzun süre sonra milli takım formasını giymediği ilk turnuva olan Eurobasket 2009’da alınan 11.’lik Litvanyalıların içini fazlasıyla burkmuş olacak ki, bu defa Saras’ı takımın lideri olarak turnuvaya getirmek için ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar ve başarılı da oldular. 2009’daki bunalımı atlatlamarıysa fazla uzun sürmedi ve bu yaz Litvanya milli takımına karşı oluşan yüksek beklentinin en önemli sebebi, 2010’da olağandan farklı bir kadroyla aldıkları sürpriz üçüncülük ve oynadıkları basketbol. Şimdi bu üçüncülüğün üzerine koyma zamanı; ancak eldeki kadronun üzeri önceki turnuvaların aksine soru işaretleriyle dolu.

Litvanya’nın en büyük sorunu guard rotasyonu. Bu cümleyi 5 sene önce kurmak darağacına tek gidiş bilet alma sebebi olabilirdi; ancak Sarunas Jasikevicius artık 35 yaşında ve ayakları daha önce hiç olmadığı kadar yavaş. Hücumda yapmasına alışık olduğumuz şeyleri daha düşük verimle yapmaya devam etse de, savunmada rakip guardlar etrafında daireler çizerek ilerliyorlar ki bu savunma sertliğini oturtmanın hedefler arasında öncelikli olduğu ev sahibi için facia anlamına geliyor. Saras’ın 35 yaşında 1 numaralı opsiyon olmasının sebebi ise arkasından ona yaklaşmayı geçtim, 2 km’den bile takip edebilecek bir guard yetiştirememiş olmaları. Bir nevi Kerem Tunçeri. Bizde olduğu gibi Litvanya’da da uzunları tek tek değil kepçeyle seçebiliyorsun; ancak iş guard’a geldiğinde savunmada 5’e 4 bırakan Saras’ın tek alternatifi hücumda 5’e 4 bırakan Kalnietis. Hazırlık maçlarında zaman zaman fena performanslar sergilememiş olsa da, Kalnietis’in güvenilecek bir el olması için Asterix’in sihirli iksirinden içmesi ya da toptan kazana düşmesi gerek. Kemzura öncelikle savunmayı sağlama almak isteyeceği için Kalnietis’i ilk beşte kullanabilir; ancak bu da Sarunas Jasikevicius’un bu takımın saha içi ve dışındaki lideri olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.
Sakatlık da bu yıl Litvanyalıların canını yakacak gibi. Linas Kleiza, müthiş geçirdiği 2009-10 sezonunun ardından Dünya Şampiyonası’nda patlama yapınca, genç ve dinamik Litvanya takımının yeni lideri olarak kabul görmüştü. NBA’e de Toronto formasıyla tekrar adım atan Kleiza için 2010-11 sezonu bir önceki sezon kadar parlak geçmedi. Toronto’daki karmaşanın içinde dönem dönem forma şansı bulmakta dahi zorlanan Kleiza, Şubat ayında geçirdiği diz ameliyatının ardından sezonu kapattı ve Litvanya’yı en önemli kozundan yoksun bıraktı. Kısa rotasyonunda zaten sıkıntı yaşayan koç Kemzura’nın işini bu sakatlık iyiden iyiye zorlaştırdı ve şimdi Simas Jasaitis’e mahkum bir turnuva geçirmek zorundalar. Jasaitis bir zamanlar vaat ettiği potansiyele hiçbir zaman ulaşamamış; ancak “genç kızların sevgilisi” kontenjanından kadroda banko yer bulan bir oyuncu. Bench’te olmasına hayır demeyeceğiniz tiplerden olsa da 3 numarada 1. Opsiyon olarak Jasaitis’le turnuvaya başlamanın 1 yıl önce Kemzura’nın aklındaki düşünce olduğunu kimse iddia edemez. Öte yandan, sakatlıklardan bahsederken bu sebeple kadrodan çıkarılan Darjus Lavrinovic’e de bir parantez açmak gerekli mi, ona emin değilim. Söz konusu bu Litvanya kadrosu olunca, şu uzun bolluğunda Darjus kimsenin umrunda değil. Kıskançlıktan kardeşi Ksystof’u öldürüp yerine geçer mi, onu ancak turnuvada bittiğinde Litvanya formasıyla oynamış olan Lavrinovic’in üçlük yüzdesine baktığımızda anlayacağız.

Kısa rotasyonunun Jasikevicius’tan sonraki en rütbeli ismi Rimantas Kaukenas. Kaukenas aynı zamanda Jasikevicius’un mevki olarak olmasa da işlev olarak kadrodaki en önemli alternatifi, bir nevi gizli özne. Kalnietis’in sahada olduğu dakikalarda oyunun Kaukenas üzerinden şekil almasını ve ikili oyunları onun yönetmesini bekleyebiliriz. Kaukenas da Saras gibi 2008’deki Pekin Olimpiyatlarından sonra ilk defa takımla olacak; ancak söz konusu bu kadar tecrübeli iki oyuncu olduğunda uyum sorunu yaşanması düşük ihtimal. Zalgiris’te bu sezon parladıktan sonra Real Madrid’e transfer olan Martynas Pocius da Litvanyalıların güvendiği bir diğer isim. Her izlediğimde bana Sinan Güler’i hatırlatan Pocius da aynı Sinan gibi pis işlerin adamı ve her eve lazımlardan. Eski takım arkadaşı Zalgirisli Delininkaitis’le birlikte bench’ten gelerek sorumluluk almak gibi bir görevleri olacak vebu turnuvada Litvanya adına rol oyuncusu sıfatını üstlenecekler. Litvanya’nın ana parçalarında sorunlar olsa da söz konusu rol oyuncusu olduğunda sıkıntı yaşayacaklar gibi durmuyor.
-
Uzun rotasyonuna bir göz attığımda gördüğüm bolluk gözleri yaşartan cinsten. Spacing denilince Avrupa’da akla gelen sayılı isimlerden, Lavrinoviclerin hası Ksystof, bu sene Galatasaray formasıyla izleyeceğimiz Darius Songaila ve bir diğer 4 numara Paulius Jankunas, sertlik kelimesinin sözlükteki karşılıklarından Robertas Javtokas, Ergin Ataman’ın son göz ağrısı Petravicius ve Litvanya’nın yeni umudu, altın çocuk Jonas Valanciunas. Bu rotasyonun en hazırı olmasa da en farklısı ve en göze çarpanı kuşkusuz Valanciunas. Turnuva boyunca özellikle yabancı medyada Valanciunas-Enes karşılaştırmalarını çokça okumaya hazırlıklı olmak gerek. Bu kalabalık uzun rotasyonunun arasından kendi pozisyonunu yaratabilecek ve bitirebilecek bir oyuncu göze çarpmıyor olsa da, milli marşının adının “pick and roll” olduğunu düşündüğüm bir ülke bu sorunu ikili oyunun dibine vurarak muhtemelen atlacaktır. Hazırlık maçlarında ciddi olmayan sakatlıklar geçiren Javtokas ve Songaila da turnuvaya hazır olacak, bu da Litvanya adına iyi haber.

Litvanya’nın bu turnuvada belirgin bir şekilde hissedeceği en büyük avantaj elbette ki ev sahibi olmaları. Türkiye’de bile en basit tabirle “çılgın” topluluklar karşısında oynadığını gördüğümüz Litvanya’nın turnuva başladığı gün nasıl bir atmosferi arkasına alarak sahaya çıkacağını şu an ancak hayal edebiliriz. 2010’daki nispeten genç takım için seyirci baskısının ters tepmesi gibi bir risk kağıt üzerinde mevcuttu; ancak Jasikevicius, Kaukenas ve Lavrinovic gibi ağır topların katılımıyla bu olasılık artık düşük. Seyirci desteğinin etkisinin olumlu olacağını varsayarak, A Grubu’na favori İspanya’nın ardından Türkiye’nin bir adım önünde başlıyor turnuvaya Litvanya. Bu üçlü arasında oluşacak herhangi bir sıralama şaşırtmayacak olsa da, Türkiye-Litvanya maçının 2.’lik için en kritik karşılaşma olacağını öngörmek mümkün. Yılın 365 günü basketbolla yatıp kalkan Litvanya için bu turnuva bir milli mesele ve ortaya her şeyini koyacak bir Litvanya milli takımının oluşturduğu tehlikeyi göz ardı edebilmek cesaret gerektiriyor. Saras ve arkadaşları 8 yıl sonra Avrupa’nın zirvesine tekrar oturabilir mi, bunu ise zaman gösterecek.

Savaş BİRDAL

Orhun Ene'den İzzet Sinyali

1 yorum


Görüntüler sene başında Orhun Ene ile yaptığım ama tembellikten bir türlü yayınlayamadığım röportaja ait. Banvit ağırlıklı röportajın bir bölümünde Orhun Ene'nin sahneye çıkardığı gençlerle ilgili bir soru sormuştum ve koç da Türkiye'de koçların gençlere olan bakışını yerle bir eden çok önemli sözler sarfetmişti. Gündem İzzet olunca bu bölümü özellikle koymak istedim. Gençlerin son 1-2 dakikadaki değersiz sürelerde değil de önemli anlarda kullanılması ile ilgili sözleri çok dikkat çekici. Özellikle bu günlerde İzzet'i seçip seçmeyeceği ile ilgili soru işaretlerine ışık tutabilir. Son tercihi ne olur bilinmez ama bu sözlerden sonra İzzet'in Litvanya'ya gitmesi sürpriz olmayacaktır. Orhun Ene İzzet'i götürürse alacağı riskin de sonuna kadar farkında.

Eurobasket 2011 Bosna-Hersek İncelemesi

0 yorum

 
Avrupa Şampiyonası’na katılacak takım sayısının arttırılmasıyla Litvanya’da kendisine yer bulmuş bir ekip Bosna-Hersek, zira eleme grubunda kötü bir performans sergileyip Büyük Britanya, Makedonya ve Ukrayna’nın gerisinde kalmışlardı. Hazırlık döneminde bize gösterdikleriyle çok sevimli bir takım olacakları izlenimi vermeyen, Teletovic’in her daim istatistik kağıdında ‘en skorer oyuncu’ olarak gözükeceği ancak turnuvanın kaybedenlerinden olacak bir Bosna bekliyorum; çok iddialı oldu, baktık yamulmaya yüz tuttuk, bu yazı ya da yazının bu bölümü kendini imha eder, benden söylemesi… Neyse, bu iddiaların nedenlerini izah edelim.

Elinize alıp kadrolarına baktığınızda “Bu da mı oradaymış yahu?” cümlesini sıklıkla kurabileceğiniz, biraz da iyimser bir insansanız eğer, yer aldıkları grubu da düşünerek “abi acaba yükselebilirler mi?” bile diyebileceğiniz bir takım durumunda Bosna-Hersek. Nemanja Gordic, Henry Domercant ve Nihad Djedovic mesela, kağıt üzerinde hiç fena durmuyor. Hani yeri gelmişken parantez açalım zira bu tip şeyleri Bosna için söylemek zor, iyi bir şeyler bulduğumuz zaman iliştirelim; Avrupa basketbolunun yükselen yıldızlarından Djedovic bu takımı takip edenler için ekstra motivasyon olacaktır. Devam ediyorum; yukarıdaki üçlünün yanına Kenan Bajramovic, Mirza Teletovic ve Elmedin Kikanovic’i iliştiriyorsunuz, daha da şık oluyor. Böyle bakınca oluyor da, bu takım da bir şeyler olmuyor, kağıt-kalemin bize söylediğinden farklı gelişiyor Sabit Hadzic’in takımında, tabii kendisi de bazı tercihleriyle buna çanak tutuyor aslında…

Bir kere teknik kısıma şunu söyleyerek başlamak lazım: Bosna-Hersek bir düzen takımı olmaktan çok uzak... Kısa vadede ne derece fark yaratırlar bilmem, belki haksızlık yapmamak da lazım ama Ağustos ayında izleme fırsatı bulduğumuz bu takımın tek amacının ‘sürpriz galibiyet’ çıkarmak olabileceğini üzülerek de olsa söylemek lazım. Takım hazırlık dönemi boyunca dışarıdan çemberi döven, asist-sayı ve iç-dış dengesi felaket, rakip uzunları ihya eden, savunma sertliği olarak belli maçların belli dönemleri dışında yerlerde süründüğü bir görüntü çizdi. Hani sürpriz galibiyet dedik ya, onun örneğini de İtalya karşısında verdi, ismi büyük rakibini mağlup edip ardından özüne döndü, Yunanistan ve zayıf Polonya’dan fark yedi. Bu takım bu seviyelerde maç kazanır mı? Teletovic anormal bir gününde olur ve attığını sokar, Domercant coşar, Djedovic katkı yapar, Bajramovic düşenleri toplarsa olur, olur da, ya tutarsa misali… Bunun dışında Bosna hakkında güvenip de konuşabileceğiniz, oyunun iki yönünde de istikrarlı olarak iyi işler yapabileceklerine dair tutunacak hiçbir dalınız yok.

Bosna-Hersek aklı başında bir takım kimliğinden çok uzak; hani bir takım için 1 ve 5 numara çok önemlidir geyiği var ya, o bakımdan da çok ama çok dertliler... Turnuvada yeterliliğini sorgulayabileceğimiz ve buna göre iddiasız olduğunu iddia edebileceğimiz birçok takım var ama Bosna için bu denli olumsuz konuşmamızın nedeni, kadro olarak yeterliliklerinden önce sergiledikleri düzenden uzak görüntüdür. Slovenya’daki ‘6 Nations Cup’ta geçtikleri tek takım olan Makedonya’nın bile onlara göre daha bir takım gibi takım izlenimi bıraktığını söyleyebiliriz ki Litvanya’da C Grubu’nda da onlarla birlikte yer alacaklar. Hazırlık dönemi boyunca sürekli dışarıdan oynayarak ekmek bulmaya çalışan bir ekip görüntüleri, hücumdaki alternatifsizlikleri, onları hazırlık döneminin hücum yönünden en kısır takımlarından biri yaptı. Takımı bu savruk görüntüsünden kurtarabilecek, parkede çekip çevirebilecek bir isim de kadroda yok gibi gözüküyor ya da en azından o role bürünmesi muhtemel ismi biz henüz göremedik; burada da en çok oyun kurucu pozisyonları sırıtıyor.

Bu denli sorunlu olduğunu iddia ettiğimiz takımın son firesi, aslında kağıt üzerindeki önemli isimlerinden Ratko Varda oldu, hazırlık bölümünün bir kısmında takımla beraber çalışan tecrübeli uzununun koç ile konuşup takım kadrosundan ayrıldığı açıklandı. Bu belki nicelik-nitelik olarak kayıp sayılabilir, belli oyuncuların sırtına daha çok yük bindirmiş olabilir ama takımın dengesi açısından daha iyi olduğunu bile iddia edebiliriz. Onun yokluğunda Hadzic, Kikanovic’i daha çok kullanmak durumunda ve onun artan süreleriyle birlikte takımın içeriye daha çok baktığını söyleyebiliriz. Bu arada Hadzic’in uzun rotasyonunda eksiklik oluşmuşken, Bosna Ligi’nin en değerli uzunu seçilen ve bu yaz Unicaja’ya transfer olan (B takımında forma giyecek) 90 doğumlu Ognjen Kuzmic’i neden kadroya çağırmadığı ve Hodzic’i kadrodan çıkartması tartışılıyor, sanırım bunlar çok da yersiz tartışmalar sayılmaz. Şimdi orada asıl yük Kikanovic ve Bavcic’in omuzlarında, çok parlak bir ikili gibi gözükmese de halihazırda top kullanmaya yatkın birçok oyuncu varken ve eldeki Varda’da da boyalı alanı kullanmak yerine dışarıya kaçıyorken bu ikilinin pota altından kapasiteleri doğrultusunda vermeye çalışacağı katkı takım kimliği açısından önemli olacaktır.

Bosna C Grubu’nda kendi coğrafyasının tanıdık yüzlerine karşı mücadele edecek; farklı motivasyonların devreye gireceği, birçok maça farklı anlamlar yüklenebileceği bir grup olacak. Hani o kadar atıp tuttuk, belki işin bu boyutu devreye girer, ‘ilk maçlar her daim sürprize açıktır’ klişesi de işe yarar ve Yunanistan’a karşı kazanırlarsa bir parça şansları olur diyelim, daha yumuşak bitirelim. Ama şu durumda Bosna’nın elemelerden gelecek takım ve Makedonya’ya (ki bu da cepte değil) üstünlük sağlaması dışında yapacağı her şey benim için çok ciddi sürprizdir. Onların en büyük sorunun, turnuva öncesinde ‘takım kimliği’ olarak hiçbir şey yansıtamamak, yansıttığının da ‘Teletovic’in dışarıdan şut kullandığı bir takım’ olmaktan öteye gidememesi olduğunu yineleyelim. Ben Djedovic motivasyonu ile bu takımı takip edeceğim ama bu takım yapısı onu ne kadar ön plana çıkarabilir bilemiyorum, başka da sözüm yok sayın hakim…

İlker ÜÇER
http://twitter.com/ilkerucer
Marko'nun Yeri

Eurobasket 2011 Belçika İncelemesi

0 yorum

(Başlangıç notu: Bu inceleme 1 hafta önce yazılmıştır. Bu sebeple dün kadrodan çıkarılan Hervelle ile satırları görmezlikten gelebilirsiniz.)

Öncelikle Belçika’ya kocaman bir “Hoş geldin” demek lazım, zira ‘Aslanlar’ 1993 yılından beri ilk defa bir büyük organizasyona katılma hakkı elde ettiler. Elemelerde Gürcistan, Bulgaristan, Polonya ve Portekiz’i geride bırakıp grubunu lider bitirerek işini FIBA’ya bırakmadan vizesini alanlardan biriydiler, şimdi o takımlardan ikisi ile (Gürcistan ve Bulgaristan) aynı grupta yer alacaklar. Hazırlık döneminde yolu Türkiye ile kesişen ekiplerden biri olması itibariyle kendilerini daha detaylı izleme fırsatı bulduk, görebildiklerimizi aktaralım.

Sınırlı gücü olan bir takım Belçika, kağıt üzerinde birkaç önemli ismi kadrosunda barındırsa da Avrupa Şampiyonası gibi önemli organizasyonlarda ilerleyebilmek için yeterli kaliteye sahip olduklarını söylemek pek mümkün değil. Kadrolarındaki oyuncuların birçoğu ülkelerinin önemli takımlarına dağılmış durumda, fark yaratması beklenilen isimler ise genelde yurt dışında forma giyen oyuncular. Axel Hervelle, Van Rossom, Jonathan Tabu ve Mbenga bu isimlerin başında geliyor; yıllarca ülke dışında forma giymiş ve şu anda Belçika sınırları içerisinde ter döken tecrübeli isimler Marcus Faison ve Van Den Spiegel ise bu yavan sayılabilecek pastanın üzerindeki krema konumundalar. Lauwers, Moors ve Beghin, özellikle de Beghin bu takımın diğer kritik isimleri…

Belçika atlet özellikleri standardın üstünde bir takım, sahayı iyi koşabilen oyunculardan kurulular, mücadele güçleri ve savunma istekleri de tatmin edici. Kısalarından hiçbirinin ekstra yaratıcılık, takımı yönetebilme ya da saha görüşüne sahip olmaması onlar için dezavantaj ama zaten en başta ‘kısıtlı’ olarak adlandırdığımız bir takımda bu özelliklerin olmadığını vurgulamak abesle iştigal (belki burada Van Rossom ve Tabu isimlerini bir parça ayrı tutabiliriz). Bu yapıda bazen, top kullanmayı ve dışarıdan oynamayı seven Hervelle ismine fazlasıyla bağımlı, onu çok düzen içinde kullanamayan bir takım görüntüsü sergileyebiliyorlar. Axel uzunca süredir EL seviyesinde ve ACB’de forma giyen bir isim; dışarıdan son derece etkili, ribaund sezgisi de kuvvetli bir isim. Lakin Belçika formasıyla kendisine çok fazla misyon yüklenmiş ya da kendi kendine böyle bir role soyunabiliyor, Belçika’nın oyun içinde tıkandığı anlarda sorumluluk almaya çalışırken bazen fazlasıyla yanlış tercihlere yönelebiliyor ve çemberi dövdüğü anları görebiliyoruz. ‘Bosna-Hersek’in Mirza Teletovic’i’ gibi bir benzetme yapmayı deneyebiliriz sanırım kendisi için, hani soktuğunda takımı maç kazanmayı zorlayabilir ama oyunun gidişatına göre hem oyuncunun değerini düşürebilen hem de takıma yarardan çok zarar getirebilen bir yapıya kayabilir gibi… Bu bağlamda Hervelle’nin törpülenmiş şut tercihleri ve kontrollü tercihleri takımın yapabilirlikleri için oldukça önemli; zaten Belçika’nın da takım olarak, elbette gücü doğrultusunda, çok düzensiz bir takım izlenimi bırakmadığını da eklememiz gerekir. Burada hem Van Den Spiegel’in tecrübesi ile katacakları hem de C.Beghin’in hem pota altı hem de çemberden uzaklaşarak yüzü dönük oyundaki etkisi ve her iki oyuncunun da nispeten daha düzen içi görüntüsü önem kazanıyor. Charleroi forması giyen Christophe Beghin’in ismini tekrardan telaffuz etmekte fayda var, zira kendisini hem elemelerde takımın en faydalı oyuncularından biriydi, hem de hazırlık döneminde her iki uzun pozisyonunda da Belçika için kilit isimlerden biri olacağı izlenimini verdi. Van Den Spiegel de son baharında, Avrupa basketbolunda son dönemlerini yaşayan tecrübeli isim, basketbolu yakından takip edenler için ekstra motivasyon kaynaklarından biri olabilir Belçika takımında… Mbenga ise uzun yıllar NBA’da forma giymiş, fizik olarak bu takımın (aslında) en dominant uzunu konumunda ama parkede devamlılığı en ciddi sorunu...

Jonathan Tabu, Fenerbahçe Ülker’in bu sene EL’deki rakipleri Bennet Cantu’da forma giyiyor, kendisini ‘muazzam bir oyuncu’ olarak nitelendiremesek de hiç kuşku yok ki her iki guard pozisyonunda da Belçika’nın önemli silahlarından biri. Formasını giydiği Cantu, İtalya’nın dış şut yüzdesi en yüksek takımlarından biri(ydi), orada da kalitenin çok yüksek olmadığı ancak bir düzen içinde oynamayı bilen bir ekip vardı ve Tabu da süre aldığı dönemlerde bu yapıda ciddi katkı verebiliyordu. Belçika’da kendisinden beklenen de benzer bir rol aslında, bunu elemelerde başarıyla yapmıştı, hazırlık maçlarında da çok farklı bir görüntü çizmedi. Yeri geldiğinde Lauwers ve Moors’tan da katkı alarak burada gerek duyulan skor katkısını yapmaya çalıştı. Onun varlığının yanında, takımın en tecrübeli isimlerinden biri, Amerika asıllı Marcus Faison da Belçika’nın kuvvetli bileklerinden biri. 2008-2009 sezonunda sınırlı sayıda maçta da olsa Beşiktaş forması giyerek kendisini bizlere daha yakında tanıtmıştı ama CV’sinin en parlak kısmı İspanya olarak göze çarpar hep (Unicaja forması ile son derece başarılı bir sezon geçirmişti, bu arada parantez içinde parantez, Ukrayna’da yaşadığı ırkçı saldırı da hafızalardan hiç silinmez). Belçika gibi bir takım için iyi oyuncu, iyi skorer, iyi opsiyon…

Belçika, hakkında uzun uzun konuşmanın zor olduğu takımlardan biri; genel olarak kadroya bakıp isimler üzerinden fikir yürütmeye çalıştık, yoksa başta da söylediğimiz gibi bu seviyeler için sınırlı bir kadrodan bahsediyoruz. Onlar tarafından ağızlarda bırakılan tat, ne savunmada ne de hücumda çok nitelikli olmayan bu takımın en azından inatçı bir kimliği olabileceği ve boşlandığında tehlike yaratabileceği yönünde... Kısa vadede yaratabilecekleri en büyük fark Hervelle’i daha verimli kullanmak olabilir, özellikle bize karşı oynadıkları maçta felaketti takımın kağıt üzerindeki en parlak ismi...

Belçika için haddinden fazla iyimser olmaya gerek yok, içinde bulundukları grupta Slovenya ve Rusya’nın çok net gerisindeler ama hedeflerindeki üç takım Ukrayna, Bulgaristan ve Gürcistan olmalı ki onları geride bırakmaya çalışmak da oldukça gerçekçi bir hedef kendileri için. Zaten bu grupta üstteki ikili ile diğer dörtlü arasında epey net bir şekilde seçilebilecek bir farklılık olduğundan-olacağından bahsedebiliriz. Belçika’nın elemelerde gösterdiği performansın benzerini gösterebilmesi onları bu dörtlü içinde gelişmesi muhtemel ‘diğer grup’ içerisinde iddialı kılabilir. Ama olmazsa, bu takım grupta dibi de görse çok fazla şikayetçi çıkabileceğini zannetmiyorum.

İlker ÜÇER
http://twitter.com/ilkerucer
Marko'nun Yeri

Eurobasket 2011 İspanya İncelemesi

3 yorum

Avrupa Şampiyonalarının olağan şüphelisi İspanya, son yıllarda birçok defa olduğu gibi Litvanya’ya da en önemli favori sıfatını taşıyarak geliyor, hem de bu kez daha güçlü bir kadroyla. Oyuncu havuzu her daim derin olan İspanyollar için “daha güçlü” tabirini kullanmak bile Scariolo’nun elinde ne denli kaliteli bir malzeme olduğunu anlatmak için yeterli; ancak kontrolsüz güç zaman zaman güç olmakta sıkıntı yaşadığından, Scariolo’nun sorumluluğu da yabana atılacak cinsten değil.

Calderon ve Pau Gasol’den yoksun bir kadroyla Dünya Şampiyonası’nda çeyrek finale kadar gidebilen İspanyollar, bu yıl olimpiyat aşkına iki oyuncuyu da kullanabilme şansına sahip. Dahası, artık ellerinde İspanyol pota altının en büyük sorunu olan atletizm eksikliğini çözebilecek bir de devşirme, Serge Ibaka bulunuyor. Devşirme politikası etik açıdan sabaha kadar tartışılabilir; ancak saha içi pencereden bakıldığında Ibaka için söylenebilecek tek bir şey var, o da nokta transfer olduğu. Takıma enjekte edilen taze kanın yanında var olan oyuncuların gösterdikleri gelişimler de göz ardı edilmemeli. NBA’in elit pivotları arasına adını yazdıran ve birçoklarına göre ağabeyi Pau Gasol’den iyi bir sezon geçiren Marc Gasol’ün bu sezon yaptıkları apayrı bir yazı konusu olmaya aday. Keza Euroleague’in en iyi beşine girecek kadar önemli bir yükseliş yapan Fernando San Emeterio için de benzer bir durum söz konusu. Diğer kilit oyuncular Rudy Fernandez ve Ricky Rubio ise yapacakları yeni başlangıçlar öncesi yepyeni motivasyona sahipler. Navarro’nun henüz bahsinin geçmemiş olmasının tek sebebiyse kendisinin geçtiğimiz sezon bildiğimiz Navarro olmaktan farklı bir işle meşgul olmuş olmaması.

2010’da Ricky Rubio’nun geçirdiği başarısız turnuva sonrası İspanya’nın en büyük problemi olarak ön plana çıkan oyun kurucu pozisyonu Calderon’un gelişi ve alternatiflerin artmasıyla bu defa daha sağlam gözüküyor. Rubio’nun 2010-2011 sezonunu iyi geçirdiğini söylemek güç; ancak tamamlayıcı role sahip olduğu bu kadroda hücumdan ziyade savunmada yapacağı katkıyla her zaman rakibi yaralayabilecek potansiyele sahip. Koç Scariolo “savunma” kelimesini her sarf ettiğinde, bir köşeye çekilip gizlice ağladığını düşündüğüm Jose Calderon’un en büyük sorumluluğu ise Rubio’nun zorlandığı skora direk katkı mevzusunda takıma farklı bir boyut kazandırmak olacak. Hazırlık maçları itibariyle hangisinin birinci tercih olacağı ise henüz belirsiz. Benchten gelmeyi sorun edecek bir yapıya sahip olmayan Rubio ve geçmişte bu konuda arıza çıkardığını gördüğümüz Calderon ikilisinden Calderon’u ilk beş başlatmak Scariolo’nun kolayına gelebilir. Eldeki iki oyuncuya alternatif olarak rahatlıkla kullanılabilecek Sergio Llull’un da bulunması Scariolo’nun elini kuşkusuz rahatlacaktır.

2-3 numara rotasyonuna bakıldığında Navarro, Rudy Fernandez ve Fernando San Emeterio ilk göze çarpan isimler. Navarro’nun ilk beşteki yeri garanti gibi; ancak 3 numarada formayı kapmak için Fernandez ve San Eme arasında önemli bir rekabet görebiliriz. Olası Calderon tercihiyle benzer bir sebepten burada da Rudy’nin ön plana çıkması beklenebilir. Ancak maça kimin başladığı değil, maçı kimin bitirdiği önemlidir der bir basketbol atasözü ve bu noktada San Emeterio’nun önemi İspanyollar adına çok büyük olacak. Point forward olarak tabir edebileceğimiz San Eme, yaratıcılığıyla İspanya hücumuna guard’ların dahi katamadığı bambaşka bir boyut katabilir ve takımı sıkıştığı anlarda fazlasıyla rahatlatabilir. Rudy Fernandez ve Navarro ise en iyi yaptıkları işi yapmak için bir kez daha bu takımdalar: Skor yapmak. İspanya’nın Claver ve Llull’le destekleyeceği bu kısa rotasyonundan hücumda verim alması değil, almaması büyük sürpriz olacağından, asıl konuşulması gereken nokta savunma. Calderon, Navarro ve Fernandez gibi oyuncuların “size” konusunda yarattığı sıkıntıdan yırtmak için en kısa yol topa baskı. Başarılı olduğunda rakibi darma duman etmesi kaçınılmaz olan bu sistem akıllı hücum eden ve biraz da sert savunma yapan rakipler karşısında sekteye uğrayabiliyor. Bu zaafı kullanarak İspanya’yı raydan çıkarmak, rakiplerin turnuvadaki en önemli kozlarından olacak.

Uzun rotasyonuna için ise olumlu sıfatlar yetersiz kalıyor. Pau Gasol’ü benim anlatmama, sizin dinlemenize gerek yok. Etrafında vasat oyunculardan kurulu bir takımla bile Avrupa Şampiyonası’nda madalya için oynayabilecek bir oyuncu ki bu İspanya’ya vasat dersek çarpılmamız mümkün. Kardeşi Marc Gasol ağabeyini bile gölgede bırakacak bir seviyeye gelmiş, Serge Ibaka da günden güne üzerine koyarken, Avrupa’nın en değerli uzunlarından olan Fran Vazquez’in yokluğunun bahsi bile geçmeyecektir. Bu üçlüye kenardan gelecek Real Madrid'li Felipe Reyes’i de eklerseniz, İspanya’nın asıl gücünün pota altında yoğunlaşmış olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Turnuvaya katılacak takımlar arasında ribaund konusunda İspanya’ya üstünlük kurabilecek tek bir uzun kadrosu bulmak bile mümkün değil. Kısalar atamasa bile uzunların tutabilecek kapasitede olması, İspanyolların her daim belli bir seviyenin üzerinde seyretmesini sağlayacaktır.

Pirelli reklamlarıyla bir neslin dimağında yer edinen “Kontrolsüz güç güç değildir” deyişi şu sıralar Sergio Scariolo’nun rüyalarına giriyor olabilir. Zira 2011 İspanya kadrosunun şampiyonlukla arasında duran tek engel, olası takım içi ego savaşları gibi duruyor. Ego savaşları derken çoğul konuştuğuma da bakılmasın, adres belli (Kızım sana söylüyorum, Calderon sen anla). Scariolo eğer bu şöhretli kadronun kontrolünü elinde tutmayı başarırsa, İspanyollar en kötü yarı final yapacaklardır. Bir veya iki eksik dışında yıllardır beraber oynamaya alışkın bu iskeletin Gasol sahada olduğu sürece saha içinde çözülmesi gereken belirgin bir sorunu yok. Baskıların olası bir başarısızlıkta üzerinde yoğunlaşacağı Sergio Scariolo’ya söylenecek tek bir söz var: Kolay gelsin.

Savaş BİRDAL

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Eurobasket 2011 Slovenya İncelemesi

0 yorum

 
Turnuvaların, kızların tabiriyle ‘yakışıklı değil ama sevimli’ çocuğudur Slovenya, hem kadroda hem de tribünlerde hep sevdiğimiz isimlerle renk katarlar bulundukları yere. Turnuvalarda hep ağızlarda tat bırakıp ama genelde elleri boş dönerler ülkelerine… Bu sene bunu değiştirmek istiyorlar ve bunu yapmaya çalışırken de aslında, geçtiğimiz turnuvalara göre oldukça eksik bir kadroyla Litvanya’da olacaklar. Zaten hiçbir zaman kadroda olmayan Vujacic ve ülkemiz için oynamayı tercih eden Preldzic’i saymazsak Slovenya, Nachbar, Becirovic, Vidmar, Brezec, Lorbek ve B.Udrih gibi eksiklerle aslında turnuvanın mağdurlarındandır. Yine de bir ekol, başlarındaki tecrübe Maljkovic ile ihmale gelmez, temiz yüzlü oyuncuları da var diyerek değerlendirmeye girişelim.

Slovenya için hemen herkesin aklına gelebilecek en büyük özellik şut tehditleri olsa gerek, hem kısalarda hem de uzunlarda ciddi bir cephane var ellerinde; ancak özellikle Becirovic ve Nachbar’ın yokluğunda bu konuda darbe yemiş gözüküyorlar. Ozbolt ve S.Udrih ikilisinin üstünü tamamen çizmeyelim, o coğrafyadan yetişen hemen her kısa gibi de hatırı sayılırı şut tehditleri var, aynı zamanda bu takımın emekçileri olarak da gösterilebilirler. Bir satır yukarı çıktım, devam ediyorum; onları sadece şutör olarak tariflemek haksızlık, Lakovic ve G.Dragic’in patlama özellikleri, delicilik gücü ve ölümcül tempo girişimleri, rakip savunmaların dengesini bozuyor. Hele bazı maçlarda bu ikili deyim yerindeyse öyle bir azıyor ki rakipler için çekilecek dert olmuyor. Balık baştan kokar misali ve biraz da rakiplere haddimiz olmayarak tavsiye, bu takımı bozmanın yolu guardlarını devre dışı bırakmaktan geçiyor. Misal, geçen sene Dünya Şampiyonası’nda Türkiye karşısına gelene kadar önüne geleni devirip geçen Slovenya, Türkiye’nin etkili kısa savunmasından nasibini almış, Dragic-Lakovic ikilisi hem sayı hem de efektiflik olarak turnuva ortalamalarının gerisinde kalınca maçtan farklı mağlup ayrılmıştı (tabii o galibiyeti sadece buna bağlamak olmaz ama en önemli faktördür, altını çizelim). Lakovic’in her ne kadar düzen dışına çıkma başta olmak üzere defoları olsa da bu takım formasıyla farklı oynadığını, bu turnuvada da belki de son büyük vurgununu yapmak isteyebileceğini belirtmek gerekiyor. Hazırlık döneminde Litvanya’ya karşı kazandıkları maçta göstermiş olduğu performans bu turnuva öncesi Slovenler’in yüzünü güldüren gelişmelerden biriydi, elbette bunu Litvanya’daki asıl maçlara da yansıtması gerekiyor. Yukarıda satır arasında geçirdik ama yineleyim, bu takımın kısalarının ciddi bir patlama yapabilme özelliği var, özellikle Goran Dragic’e dikiz ve saygı…

Hep şut özelliklerinin altını çizdik ama bunu okuyup da Slovenya’ya 12 tane Teletovic’in formasını giydiği, sürekli zorlama ve düzen dışı toplar kullanan bir takım muamelesi yapmak da son derece büyük haksızlık olur. ‘Yeşiller’in bir ekol olduğundan giriş paragrafında bahsetmiştik, bunun altını basketbolu çok iyi bilen oyunculardan kurulu olduklarıyla ve (birkaç kötü örnek dışında) doğru topu kullanmayı önceliklendirmeleriyle doldurmak lazım. Şutör takım dedik, zeki dedik, 2 eksik kaldı; çevik ve ahlaklı olmaları… Ahlak konusu bir kenarda dursun ama ‘çeviklik’ konusunda bu sene, eksiklerin yerine gelen 2 genç takviye ile güçlendiklerini belirtmek gerek: Zoran Dragic ve Edo Muric. Muric 91, Dragic 89 doğumlu; Muric’in oyunu halen süt kokuyor, Dragic ise yaş ve tecrübe eksikliğinin etkisiyle sert savunmasının defosu olarak kolay faul alabiliyor. Bireysel olarak baktığınızda bu iki ismi de özel olarak yazmaz ya da övmezsiniz, skor yönünden de ciddi bir katkıyı cebinize koyamazsınız belki ama bana göre hem takıma kattıkları sertlik ve dinamizmle hem de başarıya aç kimlikleriyle turnuvada ekiplerinin çok önemli birer parçası konumunda olacaklar.

Genelde kısaları övülür Slovenya’nın, uzunlardaki defolar daha fazladır; kısalarda ciddi eksikler var dedik ama bu turnuva öncesi boyalı alanı eleştirebilmemiz için daha fazla geçerli nedenimiz var aslında… Brezec ve Vidmar’ın yokluğu, takımın pota altı yeterliliği konusunda sıkıntı; özellikle Vidmar’ın buraya katabileceği sertlik Slovenya için son derece önemli olurdu (Vidmarsever detected) ki elde olan bu profildeki tek oyuncuydu belki de... Slokar’ından Lorbek’ine kadar eldeki tüm uzunları potadan uzaklaşabilen, uzaklaştıkça da sıkıntı yaratabilen isimler ama bu paragrafta bahsettiğimiz o eksikliği tolore etmeleri, özellikle de üst düzey takımlara karşı çok zor oluyor (hatta büyük takımlara bile gitmeden bir Karadağ örneği verebilirim ama verip de burada Slovenya’yı rencide etmek istemiyorum). Yine de yazıda sıkça adını geçirdiğimiz zeki ve delici guardlar, doğru şutu bulabilme disiplini ve şutör uzunlar parçalarını birleştirdiğimizde ortaya tehlikeli bir tablo çıkıyor sanırım? Tabii bu kadronun hatta belki de turnuvanın ‘çok yönlü uzun’ listesinde ilk sıralara oynayabilecek Erazem Lorbek ismini diğerlerinden ayırmak gerek, Barcelona oyuncusu hem pota altı etkinliği hem de dışarıdan oynayabilme özelliğiyle halen oradaki en büyük silah Slovenya basketbolunda…

Müsadenizle bir istek şarkısı yapıp parantez açalım; Matjaz Smodis bu takımı takip için ayrı bir motivasyon, zira kendisi yakın dönemde Avrupa basketboluna damgasını vurmuş en önemli oyunculardan biri. Geçirdiği ağır sakatlıklar sonrası kariyeri erken sayılabilecek bir dönemde ciddi darbe almış olsa da kendisini toparlamaya çalışıyor, CSKA’dan ayrılıp o seviyeleri terk etmeye yüz tuttuğu şu dönemde Slovenya forması ona en iyi gelebilecek ilaç olabilir. Hazırlık döneminde gayet iyiydi, hatta Lorbek ile birlikte orada en etkili isimdi belki de… Slovenya’nın Smodis ile birlikte yükselmesi bir Avrupa basketbolu takipçisi için tarifsiz bir mutluluk olur, parantezi kapatalım…
Slovenya hiçbir zaman, hiçbir turnuvada ‘kesin şampiyonluk adayıdır’ denen seviyede olmadı, bu turnuvada da benzer durumdalar. Kağıt üzerinde kahramanları olması beklenebilecek isimler hep tanıdık: Goran Dragic, Jaka Lakovic ya da Erazem Lorbek. Bu isimler turnuvada bir Slovenya hikayesi yaratabilecek mi yoksa Slovenya bu hikaye içerisinde yeni kahramanlar çıkarabilecek mi göreceğiz. İlk tur gruplarındaki rakipleri ve çaprazdan gelmesi muhtemel isimler en büyük şansları, o nedenle Son Sekiz’e kendilerini atamamaları için ciddi çaba göstermeleri gerekir. Lakin o sekiz takım içerisinde yukarılara tırmanabilmek, kupanın favorilerinden biri olabilmek için kura şansından fazlasına ihtiyaçları olacak gibi gözüküyor (kusura bakma Slovenyalı, sizi severim ama benden bile en fazla bu kadarı çıkıyor). Ha bir de dip not, insan (en azından ben o modaydım) “Emir bu turnuvada Slovenya forması giyseydi ne olurdu?” demeden de edemiyor…

İlker ÜÇER
http://twitter.com/ilkerucer
Marko'nun Yeri

Eurobasket 2011 Hırvatistan İncelemesi

0 yorum

Ülkemizde forma giymiş-giyen-giyecek isimlerin çokluğuyla dikkat çeken, ‘içimizden biri’ Hırvatistan, hatta Ukic’in sakatlığı olmasaydı Türkiye Ulusal Takımı’ndan daha fazla Türkiye’de forma giyen oyuncuyu kadrolarında barındırmaları bile ihtimal dahilindeydi. Hırvat takımı son üç büyük turnuvayı (2007-2009 Avrupa Şampiyonaları, 2008 Olimpiyat Oyunları) da 6. sırada tamamlayıp büyük istikrar (!) yakalamıştı; geçtiğimiz sezon bunu Türkiye’de bozdular ve Dünya Şampiyonası’nı 14. sırada bitirdiler. Önümüzdeki turnuvada hedef, bir parça değişmiş ve devşirme oyuncu ile takviye edilmiş yüzlerle birlikte, en azından o ‘istikrarlı’ dereceleri yakalamak ve hatta üstüne çıkabilmek.

‘Eksikler’ listesi son derece kalabalık olan takımlardan biri Hırvatlar; Marin Rozic, Marko Banic, Kresimir Loncar, (geçen sene Sırbistan’a karşı felaket bir son saniye tercihiyle takımını yakan) Davor Kus ve Zoran Planinic gibi oyuncular sakatlıklar ya da koç tercihleri ile turnuvanın bilinen eksikleriydi. Hesapta olmayan, sonradan gelen kayıp ise Roko Leni Ukic oldu; ülkemizde Fenerbahçe Ülker forması giyen oyun kurucunun, ayağındaki stres kırığı nedeniyle turnuvada yer alamayacağının açıklanması Vrankovic ve ekibini strese soktu. Ukic’in olduğu pozisyonu, ülkede çok fazla sorgulanan Draper ile birlikte güçlendirmeyi düşünürken bir anda Amerika asıllı oyuncunun eline bakar duruma düştüler. Gerçi Draper’a haksızlık etmemek lazım, zira hem Cedevita kariyeri, hem de Ulusal Takım’daki hazırlık dönemi onun için son derece iyi referanslar. Topa çoğu Amerikalı oyuncu gibi iyi hükmedebilen, oyuna akıcılık ve dinamizm katmasının yanında savunma tarafında da son derece gayretli bir isim olan Draper, belki de o pozisyonun diğer ‘asıl oğlan’ı ve ‘arsız atıcı’sı Marko Popovic’in de varlığını daha anlamlı kılıyor. Eğer takım içindeki diğer işliler daha verimli bir şekilde işlerse, Draper’in Ukic’ten daha az potaya bakan yapısı uzun vadede takımın yararına bile olabilir. 

 
Kısalarda Hırvatistan’ın (en azından turnuvanın en üst seviyede iddialı takımları kadar) bol alternatifli bir kadrosu olduğundan bahsetmek maalesef mümkün değil. Üstteki paragrafta ismini saydığımız iki guardın yanına iliştirilmiş Rok Stipcevic takımın figuranlarından. Fenerbahçe Ülker’in yeni kurulmuş ikilisi Bogdanovic ve Tomas ise bu takımın Tango&Cash, Uche&Högh ya da Zeki&Metin tadındaki isimleri. Çalışmalara geç katılan, zaten sezonu da sakatlıklar nedeniyle sorunlu geçiren Tomas, hazırlık döneminde bir parça sorunlu gözüktü. Bogdanovic hakkında en büyük endişe ise Cibona’dan sonra burada nasıl bir role soyunacağıydı. Genç oyuncu, sezon boyunca takımında oynadığının aksine hazırlık dönemi boyunca çok daha seçici, daha verimli ve sadece dışarıdan potaya bakmak yerine fizik avantajını da kullanarak potaya gidebilme önceliğindeydi. Tomas’ın pasını atma sürecinde Bojan’a destek veren ve takım hakkında daha olumlu konuşmamızı sağlayan en önemli isim Simon Krunoslav oldu. Ülkesinde KK Zagreb ile son derece başarılı bir sezon geçirdikten sonra (ki aslında ülkesinde bunu yıllardır yapıyor) Ulusal Takım formasına da alışan Simon, takımın yaşaması muhtemel skor sıkıntısına alternatif olabilecek güveni kısa sürede yarattı. Bundan da öte, saha görüşü ve maç içi tercihleriyle uzun süredir bu seviyelerde oynayan bir oyuncu izlenimi bırakması benim adıma şaşırtıcıydı, kendisini sadece istatistik olarak takip edip ihmal ettiğimi itiraf etmeliyim. Bu formunu ve katkısını turnuvaya da yansıtması hem Hırvatlar’ın elini güçlendirir, hem de Tomas ve Bogdanovic’ten rol çalmasını sağlayabilir. Neyse, sadede gelelim; Tomas’ın ritm bulduğu, Bojan’ın hazırlık maçlarındaki çizgisini koruduğu, Simon’un da benzer şekilde omuz vermeye devam ettiği Hırvatistan kısaları iş yapar. Tabii burada takımın karakterinin tam olarak oturması ve Bojan’ın Cibona’daki rolüne kaçamak girişimlerinin önlenmesi önemli olacaktır. Bir de Marko Tomas’ın artık iyi bir turnuva geçirme zamanı geldi, geçiyor; akıllarda hep ‘iyi oyuncu’ olarak yer etmiştir ama bunu muazzam bir Ulusal Takım performansıyla taçlandırmak için gün bugündür.

Uzunlarda Hırvatistan’ın, kısalarına göre daha bol alternatifli ve aslında daha yeterli bir kadrosu olduğunu görüyoruz. Koç Vrankovic’in elinde farklı kombinasyonlar kurabileceği, içeriden çok dominant olabilecek, sahayı iyi koşabilmesi ile rakibe mobilite sıkıntısı yaratabilecek, özellikle Tomic kaynaklı oyun zekası üstünlüğü sağlayabilecek bir kadro var. Ülkemizde Anadolu Efes sempatizanlarının ayrı bir dikkatle takip edeceği Stanko Barac hem potaya yakın top aldığında durdurulması zor, hem de fiziksel olarak benzerlerinden beklenmeyecek kadar düzgün bir bileğe ve orta mesafe şut tehdidine sahip. Pota altında savunma sertliği olarak caydırıcı bir güç olmaması ve güçlü fiziğine rağmen yıpratılabilir ya da oyundan düşürülebilir olması onun özellikle idareli kullanılmasını gerektirse de Avrupa basketbolunda eşine az rastladığımız uzunlardan biri konumunda. Luksa Andric’in hızlı ayakları en büyük avantajı, Luka Zoric de pis işlerin adamı. Zoric tipinde ‘dengeleyici’ bir uzun her takıma lazım; belki parkede bir Brad Pitt duruşu yok ama iyi yaptığı işlerin mükafatını bu yaz Unicaja Malaga’ya geçerek aldı, dilerim bu turnuvada da önemli işler yapar, severek izliyoruz. Yukarıda birçok özelliğini övdüğümüz Ante Tomic de üstün yeteneklerini (çok parlak sezon geçirmese de) artık Real yağıyla kavrularak takviye etmiş durumda... Uzun lafın kısası, Hırvat uzunları bu seviyeler için yeterli, hatta kısalarına kıyasla daha yeterli durumda.

Bu takımın kadrosu iyi ve saygı görür, salona gitmeniz ya da ekran başına geçmeniz için hep bir neden sunar size. Bojan Bogdanovic’in ekstra hücum ve daha da özele inersek, ‘şut’ kabiliyetleri çekicidir mesela. Üstelik hazırlık döneminde bunu ‘takım oyuncusu’ kimliği ile süslemiş olması da cabasıdır. Draper’ın dinamizmi ve takıma kattığı atletizm özelliği önemlidir, Marko Popovic’in sinir bozucu dış şutları bile motivasyon olabilir. Marko Tomas iyi savunur, bazen hücumda da azar ve maç kazandırır. Kısalar delici ve penetrecidir, rakibin dengesini bozar. Ante Tomic pırıl pırıl parlar uzunlarda, sadece pota altındaki bitiriciliği değil pasör kabiliyeti de son derece gelişmiştir. Gençken kuyruklu, şimdilerde ise sönmüş yıldız olan Markota için bile bu takım izlenir, yazılır, “dikkat” denir. Ama bu takımın sorunu kimseye ve hatta kendine bile güven verememesidir. Bu takımın (çok klasik olacak ama) bir ‘winner’ problemi vardır, çözememiştir ve bu isim Roko Ukic de değildir. Bojan Bogdanovic’in sırtına devrilmeye yüz tutmuş durumda bu yük, 89 doğumlu oyuncunun bunu nasıl ve ne kadar kaldırabileceği, takımın ekstra isimler çıkarıp çıkaramayacağı (burada en elle tutulur aday Simon’dur) onların gidişatı açısından belirleyici olacaktır. Ha bir de koç koltuğu tabii, Spahija ve Repesa sonrası oradaki isim de çok güven vermiyor sanki… Bu takım geçtiğimiz yaz çok zorlu bir ilk tur grubunda yer almış, Amerika, Brezilya ve Slovenya’ya kaybedip grubunu dördüncü tamamladıktan sonra Sırbistan’a son saniyede Davor Kus hediyesi ile kaybetmişti. Şimdi sanki kura şansı onlara diyet ödüyormuş gibi, ülke basını tarafından ‘şeker gibi’ diye adlandırılabilecek bir gruba ve üst tur için de çapraza düştüler. Birinci bitirmelerinin gayet gerçekçi bir hedef olduğu bu grupta yer almak onlar için tutunulabilecek en büyük dal, bu motivasyonla turnuvaya bakacaklarını düşünüyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu takım iyidir, ne yapsa yeridir. Ama gün gelip geçen seneki Sırbistan maçı gibi bir maç oynamaları gerektiğinde o ‘kazanan isim’i çıkarabilmeleri ve şu ‘istikrarsız takım’ görüntüsünden kurtulabilmeleri gidebilecekleri yeri belirleyecektir.

İlker ÜÇER
http://twitter.com/ilkerucer
Marko'nun Yeri

Eurobasket 2011 Makedonya İncelemesi

0 yorum

100 kişiye sorduk, “Makedonya deyince aklınıza kim geliyor?” dedik, 95’inden “Marques Green” yanıtı geldi. Elbette şaka, bu sorunun cevabı ‘Petar Naumoski’dir, en azından bizim memleket için bu kesinlikle böyledir. Naumoski sonrası Vrbica Stefanov ve şimdi de Vlado Ilievski; hem kendimize yeni Naumoskiler yaratıp öyle bakmaya hem de bu takıma iddalı bir kıyafet biçmeye çalışıyoruz; ikisi de sıkıntılı ama deneyelim, denemekten zarar gelmez…

Makedonya turnuvanın kağıt üzerinde parlak takımlarından biri değil tahmin edebileceğiniz üzere… Hazırlık dönemini çok erken açtılar, hazırlık maçlarına çok erken sayılabilecek bir dönemde başladılar. Kadroda EL’nin gediklilerinden, Anadolu Efes’in yenilerinden Vlado Ilievski, tecrübeli uzun Todor Gecevski, Pero Antic ve Predrag Samardziski gibi oyuncular bulunuyor; Stojanovski kardeşler, Darko Sokolov ve Kiril Nikolovski gibi rotasyon için önemli görev adamları, ‘ağır abi’ kontenjanından da devşirme isim Bo McCalebb bu ülkenin Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda önemli kozları olacak. Bir önceki Avrupa Şampiyonası’nda o kontenjandan Jeremiah Massey’i kullanmışlar ve aslında hedefledikleri noktaya ulaşmış, en azından ilk tur gruplarından yükselmeyi bilmişler ve hatta üst tur gruplarında Almanya’yı da geçmişlerdi. Şimdi burada da birkaç değişiklikle benzer hedefi, diğer takımlara göre daha sessiz sedasız gelerek kovalayacaklar.

 
Ilievski oyunun iki yönünde de faydalı bir oyuncu, belki ciddi ve istikrarlı bir şut özelliği yok ama hem organizasyon hem de sorumluluk alma konusunda başarılı bir isim. Eğer önemli atıcılarınız varsa sizi tatmin edecek seviyede bir guarddır Ilievski ki Efes’e transferini de bu şekilde açıklayabiliriz. Ülkesi için forma giyerken Barcelona, Siena ya da Tau Ceramica gibi formasını giydiği takımlarda bulduğu atıcılardan uzak olması elbette onun için bir dezavantaj ama yine de Makedonya için önemli bir isim. McCalebb’in savunma katkısının yanında (özellikle delici oyuncu özelliğiyle) muazzam da bir hücum gücü sunması Makedonya’nın kısa rotasyonunun yeterliliği ve çeşitliliği açısından çok önemli. Todor Gecevski birçok açıdan Makedon ekibi için çok kıymetli; hem turnuva tecrübesi ve bir şekilde yıllardır bu seviyeleri oynayabilmesi hem de pota altındaki en geniş hücum çeşitliliğini sunan isim olması itibariyle takımın olmazsa olmazlarından. Artık yaşı itibariyle süreleri bir parça düşüyor ama yine de onun yokluğu çok aranıyor; Makedonya hazırlık döneminin ilk etabını onsuz oynamış ve sıkıntı yaşamıştı. Diğer uzun Pero Antic, bazen bunu haddinden fazla yapı düzen dışına çıksa da, özelikle dışarıdan sağladığı şut tehdidiyle (ki onun bu özelliğini Ilievski-McCalebb gibi hem delici hem de zeki iki guardın varlığı daha da kıymetli kılabilir), Samardziski de pota altı etkinliğiyle bu takımın kimliğini oluşturan diğer isimler konumunda...

Makedonya’nın yapabilirlikleri için ilk olarak Ilievski-McCalebb ikilisinden alacakları katkı ve uzunların düzen içinde nasıl ve ne kadar kullanılabildikleri önem taşıyacak. Geçen turnuvada Vrbica Stefanov’un sürüklediği, Antic ve Massey’in skor yükünü çektiği bir takım vardı. Bu turnuvada Stefanov’un yerini Ilievski almış vaziyette, pozisyonları farklı olsa bile Massey yerine McCalebb var. İlk bakışta bu ikili hem ciddi bir savunma artısı hem de ortalamanın üstünde hücum çeşitliliği sunuyor. Burada asıl soru, biraz da şakayla karışık “Sergen ile Tümer” pardon “Bo McCalebb ile Vlado Ilievski yan yana oynar mı?” olabilir, hazırlık periyodunun ilerleyen dönemlerinde bu konuda gayet olumlu sinyaller verdiler aslında... Tabii Siena oyuncusunun harika başladığı sezonda yaşadığı sakatlığın etkilerinden bir türlü kurtulamaması hem kendisi hem de formasını giydiği ülke açısından son derece sıkıntılı bir hal yaratıyor. Amerika asıllı ‘yıldız’ isim (Makedonya takım kadrosunda bir oyuncu için yıldız diyebilmek büyük nimet, değerlendireyim istedim) elemeleri müthiş oynayıp takımının şampiyonaya katılmasını sağlayan isim olmuştu (Marques Green’in de burada ufak bir payı olduğunu, 2 maçta da olsa forma giydiğini hatırlatalım), bunu yaparken de Ilievski kadroda yoktu. O nedenle bu ikilinin birlikte yapabilirliklerinin yanına ufak da olsa bir soru işareti koyalım, o aşının tutmasıyla çok enteresan bir ikili ortaya çıkabileceğinin de notunu düşelim. Elbette takımın ‘asıl oyuncuları’ ve ‘diğerleri’ arasındaki kalite farkı ve buna bağlı kadro derinliği sıkıntısı bu seviyelerde ciddi sorun sayılabilecek sorunlar konumunda.

 Bazı takımlara bakışımız gereği haddinden fazla eleştirip yine benzer gerekçeyle bazılarının da artılarını ön plana çıkarıyoruz; Makedonya değerlendirmesinde de bunun izlerini görebilirsiniz, hani bir parça ‘bardağın dolu tarafı’ yapmış olabiliriz. Makedonya turnuvanın ‘sınırlı’ olarak adlandırılabilecek ancak, özellikle bulunduğu grup itibariyle tehlike yaratabilecek ekiplerinden biri konumunda. Grubun favorileri Yunanistan, Hırvatistan ve Karadağ; Bosna bir, elemelerden gelecek takım ise birkaç adım geride gözüküyor. Makedonya’yı kaba bir hesapla Bosna ve elemelerden gelecek takımın arasına yerleştirecek ve tabloya öyle bakacak olursak hem genel takım yapısı hem de Bosna’nın bu güne kadar bizde bıraktığı izlenime göre yukarıdaki üçlüyü üzme potansiyeli daha yüksek bir takım olarak işaretleyebiliriz kendilerini. Ağustos başında Slovenya’da düzenlenen turnuvada hem Bosna’ya hem de Karadağ’a kaybetmişlerdi (Bosna’ya karşı McCalebb, Karadağ’a karşı da Ilievski forma giymemişti), ardından Üsküp’te Gecevski takviyeli ve Ilievski-McCalebb ikilisinin aynı anda oynadığı maçta Karadağ’ı mağlup etmeyi başardılar; elbette turnuva için belirleyici olmayacaktır ama bunlar da not olarak kalsın. Makedonya hazırlık dönemi karnesi ve bıraktığı izlenimler, grupta asıl rakibi olması beklenebilecek Bosna’ya göre çok daha iyi, Karadağ’ı da üzebilme potansiyelleri cepte. Belirtmeye gerek yok aslında, üstelik grubun neredeyse her maçının ayrı birer hikayesi olabilir ancak özellikle Yunanistan-Makedonya maçı birçok açıdan merakla beklenecektir. Gruptan çıkma iddiası onlar için şimdilik daha kısık sesle telaffuz ediliyor olabilir ama koparabildiklerini koparmaya çalışacaklardır, bakarsınız bunu yaparken 2009’da olduğu gibi kendilerini yukarı atmayı da becerebilirler…

İlker ÜÇER
http://twitter.com/ilkerucer
Marko'nun Yeri

Eurobasket 2011 Karadağ İncelemesi

0 yorum

Bu takımın ‘Altı Şişhane, üstü Tophane’ desek yeridir arkadaş… Yıllar yılı bu lafı cümle içinde kullanmak istemiştim, buna vesile olan ‘genç’ ülke Karadağ’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım, zira takımın uzunları ve kısaları arasındaki denge farkını daha iyi tarifleyecek bir tabir bulamadım. Bir tarafından tuttuğunuzda elinizde kalan, diğer taraftan da en azından kağıt üzerinde son derece parıltılı bir kadro… Yine de eldekilerle Avrupa basketbolu takipçilerini heyecanlandıran ve turnuvanın sürprizlerinden biri olması beklenen Karadağ… Madem onlardan yana beklentiler yüksek, biz de değerlendirirken biraz acımasız olalım; ne yapar, nerelere giderler, bir bakalım…

Bu Karadağ’ın erkeklerde A takım seviyesinde ilk büyük turnuva katılımı olacak ama ülke olarak bu heyecana bir parça hazırlıklı olduklarını söyleyebiliriz, zira bu yaz Kadınlar Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda 6. olup ilk karnelerini almışlardı (bu kadar yazdıktan sonra çeyrek finalde Türkiye engeline takıldıklarını belirtmeden olmaz). Division B’de mesaiye başlayan, orada fazla vakit kaybetmeden Dusko Vujosevic yönetiminde elemelerde İsrail, İtalya, Letonya ve Finlandiya’nın önünde grubunu lider bitirerek Avrupa Şampiyonası vizesi alan Karadağ, elemelerin ardından koç değişikliğine giderek Vujosevic’ten boşalan koltuğa tecrübeli koçun asistanı, ülke basketbolunun içinden biri olan Dejan Radonjic’i getirdi. Radonjic geçtiğimiz sezon U-20’de koçluk yapmış ve takımının turnuvayı altıncı sırada bitirmesine katkıda bulunmuştu; benzer bir dereceyi burada elde etmesi kolay olmayacaktır ama elinde de hiç de fena sayılmayacak bir kadro var.


Girişte de bahsettiğimiz üzere Karadağ’ın kısaları ile uzunları arasında yeterlilik olarak epeyce fark var. Devşirme oyuncu oynatabilme avantajını Omar Cook ile kullanmak isteyen Radonjic’in ekibi, takımın direksiyonuna Amerika asıllı tecrübeli ismi oturtmuş durumda. Omar Cook’a seviye olarak yaklaşabilecek guard rotasyonundaki ikinci ismin Goran Jeretin olarak gözükmesi, takımın burada yaşadığı sorunun en ciddi göstergesidir sanırım. Kısalarda yaşanan sıkıntı yalnızca rotasyonun genişliği değil, ciddi bir de ‘güvenilir bilek’, ‘delicilik’ ve ‘yaratıcılık’ eksiklikleri var. Ne isimlerini saydığımız Cook ve Jeretin, ne de bunlara ilave olarak gösterilebilecek takımın diğer asıl oğlanları Sehovic ve Borisov bu konuda elleri çok güçlü olan isimler değiller (genç Vladimir Mihailovic de Radonjic’in buradaki silahlarını arttırma çabalarından biri). Bu tablo takımın hem kısalardan aldıkları skor katkısını hem de takımın total hücum gücünü düşürüyor. Hani Cook’un avantajı olarak sayabileceğimiz yanı, birçok Amerikalı kısada görmeye alıştığımız takım bozucu düzenden uzak oluşu, takımı oynatma gayreti ve oyunun savunma yönündeki katkısı olabilir. Bu özellikleri hücum portföyü daha geniş takımlarda işe yarayabiliyor ancak dediğim gibi, iş Karadağ gibi kısalarda eli güçlü olmayan takımlara gelince dert artıyor ki bu özellikte Omar Cook’un yanına koyabilecekleri ikinci bir oyuncuları da yok. Bu bağlamda çok akıcı, bol alternatifli bir hücum takımı olduklarını söyleyemeyiz ki takımın bu özelliklerinin yanına fiziksel avantajlarını ve pota altı güçlerini eklediğimizde aşağıda bahsedeceğimiz kimlik çıkıyor aslında ortaya:

Karadağ’ın Dasic ve hatta Borisov’dan başlamak üzere ciddi bir fizik avantajı var. Özellikle Dasic rakip savunmalar için tam bir eşleşme kabusu; kendinden daha zayıf bir üç numara bulduğunda post-up yaparak skor üretebiliyor, 4 numarada kullanıldığında da çabukluk avantajıyla rakibine üstünlük sağlayabiliyor. Pota altında Avrupa’nın en dominant uzunlarından biri olan Pekovic’i hesaba kattığımızda ve onun kadar parlak CV’ye sahip olmasalar da Vladimir Dragicevic, Vladimir Golubovic ve Nicola Vucevic gibi hatırı sayılır diğer uzunları düşündüğümüzde bizim bu genç ülkenin ciddi bir ribaund gücünden ve pota altı tehdidinden bahsedebiliyoruz. Karadağ turnuvanın belki de iç-dış dengesinde pota altına en çok yönelen takımı olacaktır. Elbette bu üstünlüklerini skorboarda yansıtabilmeleri için kısalarından da organizasyon konusunda destek almaları gerekiyor. Cook ve Jeretin ikilisi bu yükü elemelerde çekebilmişti, hazırlık maçlarında rakiplerin kalitesi arttıkça bu konuda defoları ise ortaya çıkmaya başladı, turnuvada hedef maçlarında ve tur geçtikçe karnelerindeki bu not daha da düşecektir. Uzunlara rakip savunmaların aldıkları tedbirler ve üretebilecekleri çözümler arttıkça, maçları kazanmak için artık ekstra işler yapılması gerektiğinde ve yaratıcılık devreye girdiğinde bu konuda eli zayıf olan Karadağ’ın sorun yaşayabileceğini öngörmek bir kehanet olmasa gerek… Karadağ’ın eksi hanesindeki en önemli konu başlıklarından biri de turnuva tecrübeleri, elbette yeni olmaları ve ayrı bir motivasyonla bu turnuvaya gelmeleri olumlu taraf olarak düşünülebilir ama takım olarak turnuva oynama alışkanlığı bu seviyelerde önemlidir. Pekovic’in omuzlarına ciddi yükün bindiği bir takım izleyeceğiz; o da hazırlık döneminin başında oldukça sorunlu gözüküyordu ama günler ilerledikçe form tutmaya ve kendisinden beklenen role bürünmeye başladı. Bir de yeri gelmiş ve hatta geçiyorken bir oyuncunun isminden bahsedelim: Nikola Vucevic. Bu turnuvada olur mu bilmem, hazırlık döneminde kısa vadede çok da parlayabileceğinin sinyallerini veremese de takımda bir şekilde rol kapmayı başardı, genç oyuncunun ismini daha sık duyacağız ilerleyen dönemlerde…

Aslına bakarsanız yapacakları merakla beklenen takımlardan biri konumunda Karadağ... Bu takımı yukarıda belki de hak ettiğinden daha fazla eleştirdik; yanlış anlaşılmasın, Karadağ bu turnuvanın rengi olmaya aday takımlarından biridir, hatta çoğunluğa göre (şampiyonluk derecesinde olmasa bile) sürpriz adaylarındandır. Pekovic ritm buldukça rakipleri için iyice tatsızlaşacaklardır, özgüven kazandıkça da yapabilirlikleri artabilir. Özellikle boyalı alanda öldürücü güçlerinin ve çemberden dönen topları toplayabilme becerilerinin altını çizmek gerek. Ancak bu seviyelere göre çok yavan bir kısa rotasyonuna sahip olmaları, belli bir noktadan sonra uzun oyuncu artılarını da törpüleyebilir. Bulundukları ilk tur grubundaki takımları hem yakından tanıyorlar hem de hazırlık döneminde birçoğuna karşı oynama fırsatı buldular. O gruptaki isim-cisim dengeleri düşünüldüğünde gruptan çıkmaları sürpriz olmaz hatta beklenilen bir şey, elde edecekleri dereceyle sürpriz yapmaya çalışacaklardır. Üst turu gördükten sonra Pekovic ve arkadaşlarının neler yapabileceğini hep birlikte göreceğiz, tabii önce üst turu görmeleri gerekiyor zira kendilerine göre daha aşağıda gözüken takımlardan birine ilk 3 biletini kaptırmaları oldukça tatsız olur. 

İlker ÜÇER
http://twitter.com/ilkerucer
Marko'nun Yeri

Related Posts with Thumbnails
Zaman darlığından dolayı sitenin güncel olmadığı dönemlerde Twitter hesaplarımızı takip ederek her türlü güncel bilgiye ulaşabilirsiniz.
-
Maliano - http://twitter.com/maliano
 
Maliano - Kaynak göstermeden çalan çırpan Schortsanitis'in altında kalsın...